Yazmasam olmazdı.

11/11/2008

Cahil cesareti mi iyi, stres mi?

Filed under: Günlük Yaşam — gulusturkmen @ 11:53
Tags: , ,


Buyrun size iki gerçek hikaye. Gerçekten gerçek…

Biri, benimkisi.
Geçen yıl Ankara’ya taşınacağımızı öğrendiğimde içimi büyük bir sevinç kaplamıştı. Neden diye merak edenler diğer yazılarımı kurcalayabilirler…  Ne var ki, taşınma sürecinde işveren tarafından vaat edilen lojmanın verilmemesi, iki ay kadar çoluk-çocuk annemin evinde bir bavulluk malzemeyle yaşadıktan sonra bir çırpıda kiralık bir daireye çıkmamız, taşınma sırasında oğlumun merdiven boşluğundan düşüp ciddi biçimde yaralanması, bir ay geçmeden beklenmedik bir şekilde kayınpederimi kaybetmem, hemen ardından evin duvarlarında uzun, derin çatlaklar oluşması, kapı-pencerelerimizin açılamaz-kapanamaz hale gelmesi, kışın ortasında içeri soğuk hava sızması, apartmanın “oturma yapmasından” sorumlu kurumun yardım etmemesi sonucunda yeni bir ev arayışımız, yeni bir eve çıkışımız… bana “kistik akne” ve “İBS” (irritabl bağırsak sendromu) olarak geri döndü.
Aylardır bu sorunlarımdan kurtulmak için tedavi üstüne tedavi görüyorum. Hayatıma hobiler, düzenli sporlar, danslar, yogalar, güzel şeyler sokmak için gayret gösteriyorum. Gerçi artık rahatladık, sakin, mutlu, huzurlu hayatımıza döndük. Ama herhalde beynim o rahatlığı algılayamadı daha. Algılatmak için, sabrımı yitirmemek için yabana atılmayacak bir gayret gösteriyorum!

İkinci hikaye, benimle aynı yaşta, ev işlerine yardımcılık yapan birine ait. Adı Selma olsun.
Selma, apartman görevlisi kocasıyla bir oda-bir salonluk evinde, iki çocuğuyla yaşıyor. Akraba evliliği yapmış, bu yüzden ilk çocuğu bir parça zeka özürlü. Ama o, büyük bir metanet ve sükûnetle kızının eksiklerini gidermek, ihtiyaçlarını karşılamak için çabalıyor. İşvereni, bir kez olsun Selma’nın hayıflandığını duymamış. İkinci kızı, zekâ küpü. Öğrenmeye o kadar hevesli ki, iki yaşında başlıyor “beni okula götürün” diye tutturmaya. İngilizceye bayılıyor, öyle ki anlamasa bile “benimle Türkçe konuşmayın, İngilizce konuşmak istiyorum ben” diyor. Ama Selma, aransa da, bakınsa da cebine uygun anaokulu bulamıyor ne yazık ki. Bir kez olsun hayıflanmıyor ama. Olsa iyi olurdu ama, yoksa dünyanın sonu değil ya!

Derken Selma, üçüncü kez hamile kalıyor. Evde bir sevinç, bir sevinç! Kimsenin gözü korkmuyor, bu bebek nerede yatacak, ne yiyecek, diğer çocukların kısmetini kapatacak mı? “Her çocuk dünyaya kendi rızkı ile geliyor, diyor işverenine, ve ekliyor: “Hem ne kadınlar var, bilinçsizce 4-5 çocuk doğuran, onlar bizim gibi değil ki. Biz, bu çocuğu isteyerek doğuruyoruz. Bir de oğlan olursa yaşadık! Ah ah, ikincisi de kız oldu diye nasıl surat asmıştı kocam”.

Selma’nın şansı yaver gidiyor, dördüncü ayda bebeğin erkek olduğunu öğreniyor.

Ancak birkaç gün sonra kocasının kolon kanseri olduğu ortaya çıkıyor! “Neyse ki başlangıç aşamasında” diyor doktor, ve ameliyatla tümör alınıyor. Artık adamcağız, normal insanlar gibi tuvalete gitmiyor. Kemoterapi seansları başlıyor. Selma, ışın tedavisi dışında hep kocasının yanındaydı, hamile haliyle koşturup durdu. Ama hayıflanmadı. “Allah insana o gücü veriyormuş” dedi, kendisine şaşkın şaşkın bakan işverenine.

Selma, kocasının işlerine koştururken kendisinden istenen üçlü testi zamanında yaptıramıyor. Dört buçuk aylık hamileyken yaptırdığı testin sonucunu, altıncı ayda öğreniyor. Bir sorun varmış… Bebeğin zekâsından şüphe ediliyormuş… İşvereni bunu duyduğunda bayılacak gibi oluyor, tutunacak yer arıyor. Selma, “Amaan!” diyor, “Nereden çıkarıyorlar anlamadım. Öbür doktorlar her şeyi normal, diyorlar. Ben de öyle olduğunu hissediyorum. Halt etmiş o doktor!”.

Allah, Selma’ya bir sabır vermiş! Ondaki sabrın onda yarısı biri bende olsaymış dağları delermişim.

Bendeki stresin yarısını Selma alsaymış, bir işe yaramazdı ama.
“Allah akıl-fikir versin” diyorlar ya, demeseler daha iyi sanki…

İlgili konular: Akraba Evlilikleri: http://www.genetikbilimi.com/genbilim/akraba.htm

10/11/2008

Bu yönetim altında yaşayan herkese peygamber sabrı ve bebek bakımı bilgisi diliyorum!

Üzmez vakasını duyan ilkokul çocukları bile, Türkiye’de yasaların süs işlevi gördüğü gerçeğini kavramıştır. Etik, sağduyu, ahlak gibi temel değerler, ne yazık ki yarım akıllı, torpilli insanların kişisel çıkarları uğruna, enayi yerine konan biz halkın gözü önünde yok ediliyor.

Devletin en etkili kurumlarından biri olması gereken Adli Tıp Kurumu, geçmişinde adam vurmaktan 10 yıl hapis yatmış 76 yaşında bir adamın, 14 yaşında bir kıza cinsel tacizde bulunmasını alenen önemsemedi. Buna akıl sağlığı yerinde olan insanlar bir anlam veremedi. Üzmez’in konuşmalarını dinleyebildiniz mi bilmiyorum. Ruh doktoru olmasak da adamın ciddi bir bunama içinde olduğunu anlayabiliyoruz. Gelin görün ki yaptığı bütün akıl ve yasadışı savunmalar, Üzmez’in yanına kâr kaldı. Genç kızla münasebeti şöyle dursun, sadece “Ben gazeteci vurmuş adamım ona göre!” cümlesi bile başını belaya sokması için yeterli olmalıydı. Böylesi bir tehdidi savurabilen kişi, çektiği 10 yıl 3 günlük cezadan hiçbir ders çıkaramayacak kadar hastadır, ve ciddi tehlike arz ettiği açıktır.

 

Bu yönetim(sizlik) altında yaşayan hepimize peygamber sabrı ve başlarını kurtarmaları için şans diliyorum. Bunun yanı sıra, şu önerimi de değerlendirmenizi öneriyorum: Gelin bu çok basit olayı bile çözümlemekten aciz olan yönetimimize, sağduyuyu öğretmek için bebek muamelesi yapalım. Nasıl mı?

 

Birkaç aylık bir bebeğin beyni, bir Alzheimer hastasının beynini andırırmış: Birinin mantıksal gelişimi tamamlanmadığı, diğerinin ise bozulduğu için beynin tüm bağlantıları kurulmamış olurmuş. Bu yüzden iletişim kurmak ve bir şeyi öğretmek, bir yetişkinle konuşmaktan farklı olmalıymış.

Farz edelim ki bebek, saksıdaki çiçeğe doğru emekleyerek geldi, ve çiçeği yolmaya başladı. Ona kızarsanız haksızlık etmiş olursunuz, çünkü kötü bir şey yaptığını bilmiyordur. Ama yaşayan varlıklara zarar vermemesi gerektiğini etkili bir biçimde anlatmak gerekir.

Yapmanız gereken, sakin ama kararlı bir ses tonu kullanarak, “Hayır hayatım, çiçekleri koparmaman gerekiyor” demek, eğer isterse çiçeğe başka şekilde dokunabileceğini göstermektir. Elbette ki çocuk, bu mesajı ilk seferde almaz. Çocuğu çiçekten uzaklaştırırsınız. Her çiçek yolmaya kalkışında aynı kararlılıkla sözlerinizi tekrar etmeye başladığınızda, belki onuncu, belki otuzuncu, haydi bilemediniz kırk dokuzuncu seferde mucize gerçekleşir. Bebek -Pavlov’un köpeği misali- çiçeğe sizin gösterdiğiniz gibi dokunur!

Kaçamaklarını gördüğünüzde dahi usanmadan, hayal kırıklığına düşmeden bebeği uyarmaya devam ederek, doğru davranış şeklinin oturmasını sağlarsınız.

Peki bu müthiş sabır nasıl edinilir? Kimileri buna “anne sabrı” der, ama kitaplar anne sabrı edinmenin de püf noktalarını öğretiyor: Konuşmalarınızı otomatiğe bağlayın, hep aynı şeyleri söyleyin, her seferinde yeni cümleler kurmak için enerji sarf etmeyin.

 

Altında ezilmekte olduğumuz mevcut yönetim altında da vatandaş olarak üzerimize düşen, bence böylesi bir tutum. “Bu yapılan yanlıştır”, “Bu karar kabul edilemez”, “Bu iş burada kalamaz” gibi sözlerimizi sakin sakin, sabırla, bıkmadan usanmadan, umudumuzu kaybetmeden, ta ki tekrarlarımız onlar için bir Çin işkencesi halini alana kadar, otomatiğe bağlamış bir şekilde tekrarlamalıyız. Onlar ne kadar haksızlığı yedirmeye kararlıysa, biz de o kadar haksızlıkları göstermeye kararlı olmalıyız. Mucize gerçekleşene kadar!

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.