Buyrun size iki gerçek hikaye. Gerçekten gerçek…
Biri, benimkisi.
Geçen yıl Ankara’ya taşınacağımızı öğrendiğimde içimi büyük bir sevinç kaplamıştı. Neden diye merak edenler diğer yazılarımı kurcalayabilirler… Ne var ki, taşınma sürecinde işveren tarafından vaat edilen lojmanın verilmemesi, iki ay kadar çoluk-çocuk annemin evinde bir bavulluk malzemeyle yaşadıktan sonra bir çırpıda kiralık bir daireye çıkmamız, taşınma sırasında oğlumun merdiven boşluğundan düşüp ciddi biçimde yaralanması, bir ay geçmeden beklenmedik bir şekilde kayınpederimi kaybetmem, hemen ardından evin duvarlarında uzun, derin çatlaklar oluşması, kapı-pencerelerimizin açılamaz-kapanamaz hale gelmesi, kışın ortasında içeri soğuk hava sızması, apartmanın “oturma yapmasından” sorumlu kurumun yardım etmemesi sonucunda yeni bir ev arayışımız, yeni bir eve çıkışımız… bana “kistik akne” ve “İBS” (irritabl bağırsak sendromu) olarak geri döndü.
Aylardır bu sorunlarımdan kurtulmak için tedavi üstüne tedavi görüyorum. Hayatıma hobiler, düzenli sporlar, danslar, yogalar, güzel şeyler sokmak için gayret gösteriyorum. Gerçi artık rahatladık, sakin, mutlu, huzurlu hayatımıza döndük. Ama herhalde beynim o rahatlığı algılayamadı daha. Algılatmak için, sabrımı yitirmemek için yabana atılmayacak bir gayret gösteriyorum!
İkinci hikaye, benimle aynı yaşta, ev işlerine yardımcılık yapan birine ait. Adı Selma olsun.
Selma, apartman görevlisi kocasıyla bir oda-bir salonluk evinde, iki çocuğuyla yaşıyor. Akraba evliliği yapmış, bu yüzden ilk çocuğu bir parça zeka özürlü. Ama o, büyük bir metanet ve sükûnetle kızının eksiklerini gidermek, ihtiyaçlarını karşılamak için çabalıyor. İşvereni, bir kez olsun Selma’nın hayıflandığını duymamış. İkinci kızı, zekâ küpü. Öğrenmeye o kadar hevesli ki, iki yaşında başlıyor “beni okula götürün” diye tutturmaya. İngilizceye bayılıyor, öyle ki anlamasa bile “benimle Türkçe konuşmayın, İngilizce konuşmak istiyorum ben” diyor. Ama Selma, aransa da, bakınsa da cebine uygun anaokulu bulamıyor ne yazık ki. Bir kez olsun hayıflanmıyor ama. Olsa iyi olurdu ama, yoksa dünyanın sonu değil ya!
Derken Selma, üçüncü kez hamile kalıyor. Evde bir sevinç, bir sevinç! Kimsenin gözü korkmuyor, bu bebek nerede yatacak, ne yiyecek, diğer çocukların kısmetini kapatacak mı? “Her çocuk dünyaya kendi rızkı ile geliyor, diyor işverenine, ve ekliyor: “Hem ne kadınlar var, bilinçsizce 4-5 çocuk doğuran, onlar bizim gibi değil ki. Biz, bu çocuğu isteyerek doğuruyoruz. Bir de oğlan olursa yaşadık! Ah ah, ikincisi de kız oldu diye nasıl surat asmıştı kocam”.
Selma’nın şansı yaver gidiyor, dördüncü ayda bebeğin erkek olduğunu öğreniyor.
Ancak birkaç gün sonra kocasının kolon kanseri olduğu ortaya çıkıyor! “Neyse ki başlangıç aşamasında” diyor doktor, ve ameliyatla tümör alınıyor. Artık adamcağız, normal insanlar gibi tuvalete gitmiyor. Kemoterapi seansları başlıyor. Selma, ışın tedavisi dışında hep kocasının yanındaydı, hamile haliyle koşturup durdu. Ama hayıflanmadı. “Allah insana o gücü veriyormuş” dedi, kendisine şaşkın şaşkın bakan işverenine.
Selma, kocasının işlerine koştururken kendisinden istenen üçlü testi zamanında yaptıramıyor. Dört buçuk aylık hamileyken yaptırdığı testin sonucunu, altıncı ayda öğreniyor. Bir sorun varmış… Bebeğin zekâsından şüphe ediliyormuş… İşvereni bunu duyduğunda bayılacak gibi oluyor, tutunacak yer arıyor. Selma, “Amaan!” diyor, “Nereden çıkarıyorlar anlamadım. Öbür doktorlar her şeyi normal, diyorlar. Ben de öyle olduğunu hissediyorum. Halt etmiş o doktor!”.
Allah, Selma’ya bir sabır vermiş! Ondaki sabrın onda yarısı biri bende olsaymış dağları delermişim.
Bendeki stresin yarısını Selma alsaymış, bir işe yaramazdı ama.
“Allah akıl-fikir versin” diyorlar ya, demeseler daha iyi sanki…
İlgili konular: Akraba Evlilikleri: http://www.genetikbilimi.com/genbilim/akraba.htm
