Yazmasam olmazdı.

27/01/2010

Yaratmak için inanmak

Bu günlerde alıcı gözüyle okuduğum yeni nesil ünlü Türk yazarların romanları, bir zamanlar konserlerine gittiğim yeni müzik gruplarını izlerken düşündüğüm şeyi düşündürüyor bana: “Bunu ben yapacak olsaydım”, diyorum, “vazgeçip yarı yolda bırakırdım!”.

Yeterince empati kuramadığım “başkalarının şarkılarını” (cover’ları) söylemekte çok güçlük çektiğim (yani hiç söyleyemediğim) gibi, bu romanları da yazmaya yeteneğim bile olsaydı, devralamazdım. Çünkü okuru sonuna kadar izletecek güçleri olduğuna inanmazdım…

Koca koca yazarlara zayıf romanları olduğunu söylemek amacında değilim (için için öyle düşünsem de), çünkü anlatmaya çalıştığım bu hissiyat, üretken bir insanın düşlerine darbe vuruyor. Belli ki, bu hissiyatla “koca koca sanatçılar” olunmuyor…

Bir şarkı sözüne başlarım, üç gün sonra berbat yazdığıma karar verir ve yazdıklarımı çöpe atarım. Bir hikâye gelir aklıma, yirmi gün kurguladıktan sonra “Alaturkalıktan çıkamaz bu!” der, vazgeçerim. Bir melodi bulurum, çok güzeldir ama herkes böyle güzel melodiler bulur, o yüzden unutmayı yeğlerim. Nihayet bir fikrin yeterince özel olduğuna inanıp uygulamaya geçtiğimde, ense köküme girip notlarıma bakan ve “hıh!” sesi çıkaran herhangi biri işe son vermeme neden olabilir!

Kendime yazar, müzisyen, grafik tasarımcı deme cesareti gösterebildiğim zamanlarda size bu sıfatlara sahip biri olarak şunu itiraf edebilirim: Mükemmeliyetçi değilim ama fikirlerime ender olarak sonuna kadar inanabiliyorum. Bitirdiğim ender şarkı, yazı ve tasarımlar, inanmayı başardığım üretimlerimdir.

Orhan Pamuk’un son romanı “Masumiyet Müzesi”ne, kolay okunur olmasına rağmen ellili sayfalardan itibaren ıstırap içinde devam ettim.
Nobel beni affetsin (!) kitaptaki anlatımı zayıf, hikayeyi tekdüze, karakterleri derinliksiz buldum! Kitabı, Nobel ödüllü tek Türk yazara, geçmişine, okurlarına, ödüllerine, verdiği emeğe adeta saygı göstermek adına bitirdim. Ama bu tuğlanın yerine paralel bir hikâye anlatan “Bruges-la-Morte”u (Belçikalı Georges Rodenbach’in bu romanı galiba Türkçeye hiç çevrilmemiş) gönül rahatlığıyla tavsiye ve tercih ederdim.
Pamuk’la bir derdim -olsa bile- olup olmadığı yazımın konusu değil, onun yazım tarzı bana “bahşedilse” dahi onun yazdığı romanı neden yazamayacağımı anlatmak.

Bu bağlamda en zor sanat işinin tiyatro oyunculuğu olduğunu düşünmekteyim. Heves etmeme ve bazen dünyalarına burun sokmaya çalışmama rağmen, benden iyi bir tiyatro oyuncusu olmaz. Bir senaryo önüme gelmeye görsün, muhtemelen önce hikâyenin saçmalığına, sonra karakterimin yapaylığına takılırım. Beni iyice konuşturursanız,  “yahu kimi kandırıyorsunuz siz, üç duvar arasına bir kanepe koyup seyirciyi de oranın bir salon olduğuna mı inandıracaksınız?” bile derim…

Bir insanın bir eser ortaya çıkarabilmesi için ya çok hırslı olması, ya hafif deli, ya da hafif sarhoş olması gerekiyor demek ki. Deli olmadığımı iddia etmeyeyim ama “keşke daha hırslı olsaymışım” ya da “keşke içkiyle aram iyi olsaymış” diyerek sözümü bitireyim.

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

17/02/2009

Gazanfer Özcan…

Filed under: EleştiriYorum,Günlük Yaşam — gulusturkmen @ 23:25
Tags: , ,

 

Yayınına ara vererek kötü haberi veren tek kanal SkyTürk oldu. Şaşırmamak mümkün değil. O, “ünlü oyuncu Gazanfer Özcan” değil ki? “Büyük usta Gazanfer Özcan” da değil ki? O, bir dönemin son temsilcilerinden, tükenen bir tiyatro ekolünün efsane ismi, Gazanfer Özcan!

 

Kalite kavramının bulanıklaştığı bir dönemde ayakta kalmak için insanüstü gayret sarf eden, en büyük varlığı sahnesi olan gerçek bir sanatçıyı kaybettik. Türkiye, yerine bir yenisi konamayacak kadar değerli bir insanı yitirdi. Böyle bir haberin, böyle bir acının haber saati beklemeye tahammülü olmamalıydı.

 

Yurtdışında yaşayıp kısa zaman dilimleri için Türkiye’ye geldiysem de, Gazanfer Özcan hafızama erkenden kazındı. Gördüğüm oyunun adını, oynandığı salonun yerini bilmem, oyuncuları hayal meyal anımsarım. Ama Gazanfer Özcan’ın kendine has oyunuyla seyircilerin nasıl gözünden yaş getirdiğini bilirim. Argo kullanmadan, belden aşağı vurmaya ihtiyaç duymadan, o aptal numaralarına yatan halleriyle, o ne tarafa döneceğini bilmeyen duruşuyla, o mimikleriyle, cebinden çıkardığı bir gofretle, salonu – benim hiçbir şeyi beğenmeyen babamı dahil- nasıl inlettiğini unutamam. Fransız ikon oyuncu Louis de Funes’in bıraktığı ize yaklaşabilen bir iz bıraktı bende Gazanfer Özcan.

 

“Hep aynı rolü oynuyor” eleştirisi yapanlara da küçük bir parantez açmak isterim. Uzun konu elbette, yaklaşımlar farklıdır, ama neyi oynayabileceğini ve neyi oynayamadığını bilmek, “çok iyi” olma başarısını gösteren biri için kabul edilebilir bir yaklaşım olmalı. Gazanfer Özcan, “çok iyi”ye oynuyordu.

 

Sadece Kuruntu Ailesi’nin bazı bölümlerine, ilerleyen yaşlarına denk gelen oyunlarına ve Avrupa Yakası’na şahit olabildim. Bu yazıyı işte bu yarım bilgiyle, hazırlıksız yazıyorum.

Bu kadar teknik donanımı olan, beni evimdeyken Amerikan Hastanesi’nin önüne götürme imkanları olan televizyonlara isyan etmekte haklı olduğumu sanıyorum.

 

İyi günde, kötü günde bizi gülümsetti. Farkında mıyız acaba, o bize yaşama isteği veren küçük şeylerden biri oldu. Kimilerine her Çarşamba, kimilerine ise kırk yılda bir. Ama hep unutulmayacak anlar yaşattı.

 

2003’te gittiğim bir oyunun sonunda, yanımda götürdüğüm arkadaşım bana kızmıştı, “çok yaşlanmışlar, onları böyle görmek beni güldürmekten çok üzdü, bir daha getirme beni” diye. Bir sonraki oyuna eşimi koluma takıp gittim, ve bunu Ankara’ya taşınana dek her yıl yaptım. İki yıl önce Gazanfer Özcan’ın eşi Gönül Ülkü, tam ikinci perdenin başında bir rahatsızlık geçirdi. Profesyonel oyunculuğun ne olduğunu o gün izleyiciler iyi anladı. Oyun kısacık bir duraksamanın ardından, yedi dakika içinde mükemmel bir manevrayla, anında kurulmuş ve açık vermeyen bir mizansenle apar topar bitirildi. Öyle ki, bütün sorular cevaplanmış, bütün açıklar doğaçlama repliklerle kapatılmıştı. İzleyici, ayakta alkışladı.

 

Kanal koordinatörleri bu doğaçlamanın üçte birini yapabilse, onların yarısı kadar profesyonel olurlar.

 

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.