Bu günlerde alıcı gözüyle okuduğum yeni nesil ünlü Türk yazarların romanları, bir zamanlar konserlerine gittiğim yeni müzik gruplarını izlerken düşündüğüm şeyi düşündürüyor bana: “Bunu ben yapacak olsaydım”, diyorum, “vazgeçip yarı yolda bırakırdım!”.
Yeterince empati kuramadığım “başkalarının şarkılarını” (cover’ları) söylemekte çok güçlük çektiğim (yani hiç söyleyemediğim) gibi, bu romanları da yazmaya yeteneğim bile olsaydı, devralamazdım. Çünkü okuru sonuna kadar izletecek güçleri olduğuna inanmazdım…
Koca koca yazarlara zayıf romanları olduğunu söylemek amacında değilim (için için öyle düşünsem de), çünkü anlatmaya çalıştığım bu hissiyat, üretken bir insanın düşlerine darbe vuruyor. Belli ki, bu hissiyatla “koca koca sanatçılar” olunmuyor…
Bir şarkı sözüne başlarım, üç gün sonra berbat yazdığıma karar verir ve yazdıklarımı çöpe atarım. Bir hikâye gelir aklıma, yirmi gün kurguladıktan sonra “Alaturkalıktan çıkamaz bu!” der, vazgeçerim. Bir melodi bulurum, çok güzeldir ama herkes böyle güzel melodiler bulur, o yüzden unutmayı yeğlerim. Nihayet bir fikrin yeterince özel olduğuna inanıp uygulamaya geçtiğimde, ense köküme girip notlarıma bakan ve “hıh!” sesi çıkaran herhangi biri işe son vermeme neden olabilir!
Kendime yazar, müzisyen, grafik tasarımcı deme cesareti gösterebildiğim zamanlarda size bu sıfatlara sahip biri olarak şunu itiraf edebilirim: Mükemmeliyetçi değilim ama fikirlerime ender olarak sonuna kadar inanabiliyorum. Bitirdiğim ender şarkı, yazı ve tasarımlar, inanmayı başardığım üretimlerimdir.
Orhan Pamuk’un son romanı “Masumiyet Müzesi”ne, kolay okunur olmasına rağmen ellili sayfalardan itibaren ıstırap içinde devam ettim.
Nobel beni affetsin (!) kitaptaki anlatımı zayıf, hikayeyi tekdüze, karakterleri derinliksiz buldum! Kitabı, Nobel ödüllü tek Türk yazara, geçmişine, okurlarına, ödüllerine, verdiği emeğe adeta saygı göstermek adına bitirdim. Ama bu tuğlanın yerine paralel bir hikâye anlatan “Bruges-la-Morte”u (Belçikalı Georges Rodenbach’in bu romanı galiba Türkçeye hiç çevrilmemiş) gönül rahatlığıyla tavsiye ve tercih ederdim.
Pamuk’la bir derdim -olsa bile- olup olmadığı yazımın konusu değil, onun yazım tarzı bana “bahşedilse” dahi onun yazdığı romanı neden yazamayacağımı anlatmak.
Bu bağlamda en zor sanat işinin tiyatro oyunculuğu olduğunu düşünmekteyim. Heves etmeme ve bazen dünyalarına burun sokmaya çalışmama rağmen, benden iyi bir tiyatro oyuncusu olmaz. Bir senaryo önüme gelmeye görsün, muhtemelen önce hikâyenin saçmalığına, sonra karakterimin yapaylığına takılırım. Beni iyice konuşturursanız, “yahu kimi kandırıyorsunuz siz, üç duvar arasına bir kanepe koyup seyirciyi de oranın bir salon olduğuna mı inandıracaksınız?” bile derim…
Bir insanın bir eser ortaya çıkarabilmesi için ya çok hırslı olması, ya hafif deli, ya da hafif sarhoş olması gerekiyor demek ki. Deli olmadığımı iddia etmeyeyim ama “keşke daha hırslı olsaymışım” ya da “keşke içkiyle aram iyi olsaymış” diyerek sözümü bitireyim.
————————————————————–
Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)
Yayınına ara vererek kötü haberi veren tek kanal SkyTürk oldu. Şaşırmamak mümkün değil. O, “ünlü oyuncu Gazanfer Özcan” değil ki? “Büyük usta Gazanfer Özcan” da değil ki? O, bir dönemin son temsilcilerinden, tükenen bir tiyatro ekolünün efsane ismi, Gazanfer Özcan!