Yazmasam olmazdı.

23/02/2009

Kültür Şokum (VI): Dünyadan Hüseyin Üzmez hikayeleri


Julie ve Melissa
Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez’in “cezalandırılamama” hali tüylerimi diken diken etmeye devam ediyor. Ama bir sübyancının yönetime yaslanarak korunması, bana yabancı değil…

 

1995 Haziranında iki Belçikalı küçük kız, Julie ve Melissa, esrarengiz bir biçimde kayboldular. Onları, Sabine ve Laetitia vakası izledi. Çocukların resimleri aylarca otobüslerde, gazetelerde yayınlandı, ancak gören, bilen çıkmadı.

15 ağustos 1996 günü Sabine ve Laetitia , sübyancı ve katil olduğu anlaşılan Marc Dutroux’nun kilerinde kilitli bulundular. İki gün sonra daha acı bir haber geldi: Julie ve Melisa’nın cansız bedenleri, bahçede gömülüydü.

 

Araştırmalar başladı: Kim, neden, ne zaman… ve nasıl. Nasıl küçücük bir ülkede onca insan bu kızları hiç göremedi, bulamadı. Sebebin, ülkede işlevini göremez hale gelmiş adalet sistemi ve polisler arasındaki rekabet olduğu ortaya çıkınca kıyamet koptu. Araştırmalar ilerledikçe, yönetimin Belçika ve İtalyan mafyaları ile ilişkileri bulunduğu, içlerinde pedofil gruplar olduğu söylentileri de ortaya atıldı. İşte tam o günlerde nasıl olduysa, gündem değişmeye başladı.

 

Bütün bu hikâyede size tanıdık gelen pek çok nokta var, değil mi?

Dünyanın her yerinde, kalkınmış-kalkınmamış her ülkede insan, yine insan…

 

17 ağustos 1996 günü Belçika halkı, ellerinde beyaz balonlarla sokağa döküldü. Bağırmadan, ortalığı birbirine katmadan, sadece sessizce yürüdüler. 300.000 kişiydiler.

Belçika daha önce böyle kalabalık bir manifestasyon görmemişti. İnsanlar, çocuklarının güvenliği ve gerçeklerin ortaya çıkması için hükümete barışçı ama ürkütücü bir baskı yapıyordu.

Bu baskı, siyasi sınıflarda değişiklik ve reform kararları alınmasına neden oldu. Alınmış olan kararların bugün gerçekten işe yarayıp yaramadığından emin olmasalar bile, en azından önemli bir kıpırdanma yaşandı ve bir takım değişikliklere gidildi.

 

Marc Dutroux ile ilgili bir macera daha var: Bir gün polisin elinden kurtulmayı başarıp kaçan sapık, ormana girerken tanınıp ele verildi.

Firar etmenin cezası neydi? Halk, bir yaşına daha girdi: Belçika yasalarında, firarın tekdiri hak eden bir davranış olduğuna dair bir madde bulunmuyordu. Buna karşın, Dutroux polis memurunu tehdit ettiği için “ömür boyu hapis” cezasına beş yıllık bir ceza daha eklendi.

 

Belçika gibi Avrupa’nın kalbinde bulunan, NATO, AB gibi örgütlere ev sahipliği yapan zengin, kalkınmış bu ülkenin seçkin çevrelerinde sübyancılık, çocuk pazarlaması gibi işler çevrildiğini öğrenmek sadece Belçikalıları değil, yakın ülkelerin vatandaşlarını da derinden sarstı.

O yıllarda Hollanda’da çocukların koruma altında bulunma yaşının 12’ye indirilişi; Almanya’da cinsel suç işleyip özgürlüğü iade edilen, adaletin resmen yardımcı olduğu vakalar ağır biçimde eleştirildi.

Medyanın, bu konularda hükümetten açık bilgi isteyen kişi ve kurumlara “marjinal” muamelesi yapması, göze batan bir başka durum oldu.

 

Bu yazıyla ilgilendiyseniz aşağıdakini de okuyabilirsiniz:

Bu yönetim altında yaşayan herkese peygamber sabrı ve bebek bakımı bilgisi diliyorum!

 

Kaynaklar: Wikipedia, Neue Einheit.

 

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.) 

10/11/2008

Bu yönetim altında yaşayan herkese peygamber sabrı ve bebek bakımı bilgisi diliyorum!

Üzmez vakasını duyan ilkokul çocukları bile, Türkiye’de yasaların süs işlevi gördüğü gerçeğini kavramıştır. Etik, sağduyu, ahlak gibi temel değerler, ne yazık ki yarım akıllı, torpilli insanların kişisel çıkarları uğruna, enayi yerine konan biz halkın gözü önünde yok ediliyor.

Devletin en etkili kurumlarından biri olması gereken Adli Tıp Kurumu, geçmişinde adam vurmaktan 10 yıl hapis yatmış 76 yaşında bir adamın, 14 yaşında bir kıza cinsel tacizde bulunmasını alenen önemsemedi. Buna akıl sağlığı yerinde olan insanlar bir anlam veremedi. Üzmez’in konuşmalarını dinleyebildiniz mi bilmiyorum. Ruh doktoru olmasak da adamın ciddi bir bunama içinde olduğunu anlayabiliyoruz. Gelin görün ki yaptığı bütün akıl ve yasadışı savunmalar, Üzmez’in yanına kâr kaldı. Genç kızla münasebeti şöyle dursun, sadece “Ben gazeteci vurmuş adamım ona göre!” cümlesi bile başını belaya sokması için yeterli olmalıydı. Böylesi bir tehdidi savurabilen kişi, çektiği 10 yıl 3 günlük cezadan hiçbir ders çıkaramayacak kadar hastadır, ve ciddi tehlike arz ettiği açıktır.

 

Bu yönetim(sizlik) altında yaşayan hepimize peygamber sabrı ve başlarını kurtarmaları için şans diliyorum. Bunun yanı sıra, şu önerimi de değerlendirmenizi öneriyorum: Gelin bu çok basit olayı bile çözümlemekten aciz olan yönetimimize, sağduyuyu öğretmek için bebek muamelesi yapalım. Nasıl mı?

 

Birkaç aylık bir bebeğin beyni, bir Alzheimer hastasının beynini andırırmış: Birinin mantıksal gelişimi tamamlanmadığı, diğerinin ise bozulduğu için beynin tüm bağlantıları kurulmamış olurmuş. Bu yüzden iletişim kurmak ve bir şeyi öğretmek, bir yetişkinle konuşmaktan farklı olmalıymış.

Farz edelim ki bebek, saksıdaki çiçeğe doğru emekleyerek geldi, ve çiçeği yolmaya başladı. Ona kızarsanız haksızlık etmiş olursunuz, çünkü kötü bir şey yaptığını bilmiyordur. Ama yaşayan varlıklara zarar vermemesi gerektiğini etkili bir biçimde anlatmak gerekir.

Yapmanız gereken, sakin ama kararlı bir ses tonu kullanarak, “Hayır hayatım, çiçekleri koparmaman gerekiyor” demek, eğer isterse çiçeğe başka şekilde dokunabileceğini göstermektir. Elbette ki çocuk, bu mesajı ilk seferde almaz. Çocuğu çiçekten uzaklaştırırsınız. Her çiçek yolmaya kalkışında aynı kararlılıkla sözlerinizi tekrar etmeye başladığınızda, belki onuncu, belki otuzuncu, haydi bilemediniz kırk dokuzuncu seferde mucize gerçekleşir. Bebek -Pavlov’un köpeği misali- çiçeğe sizin gösterdiğiniz gibi dokunur!

Kaçamaklarını gördüğünüzde dahi usanmadan, hayal kırıklığına düşmeden bebeği uyarmaya devam ederek, doğru davranış şeklinin oturmasını sağlarsınız.

Peki bu müthiş sabır nasıl edinilir? Kimileri buna “anne sabrı” der, ama kitaplar anne sabrı edinmenin de püf noktalarını öğretiyor: Konuşmalarınızı otomatiğe bağlayın, hep aynı şeyleri söyleyin, her seferinde yeni cümleler kurmak için enerji sarf etmeyin.

 

Altında ezilmekte olduğumuz mevcut yönetim altında da vatandaş olarak üzerimize düşen, bence böylesi bir tutum. “Bu yapılan yanlıştır”, “Bu karar kabul edilemez”, “Bu iş burada kalamaz” gibi sözlerimizi sakin sakin, sabırla, bıkmadan usanmadan, umudumuzu kaybetmeden, ta ki tekrarlarımız onlar için bir Çin işkencesi halini alana kadar, otomatiğe bağlamış bir şekilde tekrarlamalıyız. Onlar ne kadar haksızlığı yedirmeye kararlıysa, biz de o kadar haksızlıkları göstermeye kararlı olmalıyız. Mucize gerçekleşene kadar!

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.