Geçtiğimiz ay müzisyen, müzik yazarı ve meloman (müziksever) yakınlarımla yaptığım konuşmalar, şans eseri hep aynı konu hakkında bir takım sonuçlar çıkarmama vesile oldu: Müzisyenlerin ve melomanların müziğe bakış farklılığı.
İşte çoğu zaman konuşulmayan, bununla birlikte -özellikle müzik yazıları okurken- okur ve müzik meraklılarının bilmesi gereken bazı farklılıklar:
Akustik merakı
Bir süre önce “Betty Ween” olarak, varlığından yeni haberdar olduğum İstanbul Hi-Fi Club’ın iki ayda bir gerçekleştirilen toplantılarından birinin özel konuğu oldum. Mütevazı olmakla birlikte makul bir kayıt kalitesine sahip olduğuna inandığım albümüm “Bitter”in müzikalitesi, toplantıda bulunan Hi-Fi tutkunlarını ne kadar heyecanlandırdıysa, dinlemeye alışık oldukları o müthiş kayıtlardan aldıkları hazzı bu albümden alamamak da heyecanlarını kursaklarında bırakmıştı. Doğal olarak toplantıdan çıktığımda ben de, “keşke daha iyi kayıt yapma imkânım olsa” diye hayıflanma eğilimindeydim. Derken, birkaç gün önce albümüm “Bitter”i çok büyük heyecanla keşfedip dinlediğini ifade ederek grubumu onurlandıran bir müzisyenle, Turgut Alp Bekoğlu’yla tanıştım. Muhabbet sırasında ona dikkatimi çeken bu olayları anlattığımda, bana “dinleyiciyle müzisyen arasında böyle bir fark var işte” dedi; “Dinleyici müzikten o zevki alabilmek için çok iyi sistemlere para yatırıyor. Müziği üretmek ise müzisyene yeterli tatmini sağlıyor. Gerisi onun için detay.” Düşündüm, söyledikleri benim için de doğruydu.
Ses / sessizlik
1996 yılına kadar, yani düzenli ve kişisel nitelikte müzik yapmaya başlamadan önce, ben de sadece bir melomandım. Müzik, günlük hayatımda bana eşlik eder, gittiğim her yerde, bindiğim her toplu taşıma aracında bana “fon” olur, yaşadıklarımı süblime ederdi. Kendi müziğimi üretmeye başladıktan sonra walkman’ler, discman’ler yavaş yavaş rafta tozlanmaya başladı. MP3 çalarım ise henüz yok. Çünkü kendimi de dinlemeye çalışıyorum. Karı-koca müzisyen olarak yaşadığımız bir evde sessizlik, çoğu zaman en büyük lüks olarak algılanıyor!
Koleksiyon merakı
Bir zamanlar, bir meloman olarak dinlediğim müzikte kendimden bir şeyler bulabilirsem, dünyalar benim olurdu. O zaman o müziği kendimce onurlandırırdım: Albümlere son derece iyi bakar, EP’lerini, şarkıların/eserlerin farklı versiyonlarını ve konser kayıtlarını alır biriktirirdim. Müzisyen olduktan sonra vaktimi ve paramı, kendi müziğimi ve müzik bilgimi geliştirmek için harcamayı tercih eder oldum.
Müzisyenlikten sonra müzik var mı?
Bilirsiniz, klasik bir tartışma konusu vardır: “Müziği öğrendikten sonra müziğe aynı şekilde bakamazsınız”. Kimi bunu yalanlar, hatta bu yalanlamayı bazen “içimdeki çocuk hala yaşıyor” sözüyle bağdaştırır. Çünkü müziğe farklı bakmak ya da “eskisi gibi bakamamak” bir yerde bir engeldir.
Geçen gün, bir müzik yazarı olarak ilk göz ağrım olan Roll dergisine uğradım. Editörümüz Derya Bengi, hafızası güçlü, konusunda ender rastlanacak derecede uzman bir insan. Bu yüzden, bazen düşüncelerimiz tamamen ters düşse dahi onun yanında konular yaratıp tartışmayı çok seviyorum. Haftanın en sıcak gündem konularından biri, Müslüm Gürses’in Murathan Mungan tarafından seçilen son derece alternatif ve bir o kadar da moda olmuş parçaları yorumlamasıydı. Tartışmamızı kısaca özetlemem gerekirse bu proje bana çarpık ve onur kırıcı geliyordu, Derya’ya ise sarsıcı, bazı konuları masa üstüne yatırması açısından faydalı. Bu ülkenin müzik piyasasını hepimizden iyi takip eden biri, sosyal açıdan bu tür olayları daha derinlemesine tartıyor olabilirdi. Ama müzikal açıdan yaşadığım tatminsizliği onun hissetmesi de zordu.
Şarkı başladığında yirmi bir yaşındaydım. 