Yazmasam olmazdı.

03/01/2010

Domuzları kovalarken keçileri kaçırdım!

Ama biliyordum: Dünyadaki tek gerçek varlık bendim! Benden başka herkes, insan maskesi takmış kötü niyetli birer canavardı. Er ya da geç önümde maskelerini çıkarıp bana o korkunç, iğrenç yüzlerini gösterecek ve elbirliğiyle beni öldüreceklerdi! Bekliyordum! Beni üzen ne olacaktı biliyor musunuz? Maskeleri annemin, babamın ve anneannemin de çıkaracak olması…

Bu Matrix’vari kurguyu dört yaşımda kurmuştum. Bir güzel yaz günü bana bir sebeple homurdanan anneannemi, “ben zaten senin ne olduğunu biliyorum” diye maskesini çıkarmaya, gökyüzünü bulutlandırıp şimşekler çaktırmaya çalıştıysam da başarılı olamadım. O zaman zannettim ki yanılmışım! Bir daha asla insanlardan şüphe etmedim. Öyle ki, kavga ettiklerimin bile kendi bakış açılarını anladığımı düşündüm. Hatta Hitler’i, Michael Jackson’ı, Paris Hilton’u bile anladığımı zannettim. Ta ki bugüne kadar!

Bugüne gelmeden önce izin verin son on yılı bir hatırlatayım. Türkiye’ye döndüğüm ilk yıl yer yerinden oynadı. Yurdum insanını sarsan yedi buçukluk bu felaketin ardından bu kez bütün dünyayı sallayan, New York merkezli bir sarsıntı oldu. Sonra zaten felaketler bitmek bilmedi. Küresel ısınma, Ergenekon, domuz gribi… Hah, orada duralım.

Bir konu araştırılır, eğrisi doğrusu öğrenilir, olur biter değil mi? Oysa bu vakada aşıyı olan da, olmayan da dertli!
Polemikleri takip eden yanıyor, etmeyen kavruluyor, kaçan kurtulamıyor.
Neymiş, korku toplumu olmuşuz.
Ne münasebet! Panik atak toplumuyuz, ey ilaç firmaları, Paxil’leri, Lustral’leri hazır edin, bir sonraki ekmek kapınız bu!

Grip Meksika’dan çıkmış. Ama hayır, oradan çıkmamış. Peki neymiş? Pentagon, korku kampanyası yapmak için böyle bir bahane uydurmuş.
Grip, epidemi değil pandemi imiş. Yoo yoo, Dünya Sağlık Örgütü – dünyanın en çok güvendiği iki kurumdan biri- bu hastalığı alarm seviyesine getirmek için akciğer hastalıklarıyla enfeksiyonları birlikte saymış.
Beğendiniz mi?
Domuz gribi aslında domuzdan insana geçmemiş.
Eee?
Böyle bir enfeksiyonun varlığı bile henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış.
Nasıl yani?
Kanıtlanması için, virüsün fotoğrafının ve karakterinin bir bilimsel dergide yayınlanması gerekirmiş, daha yapılmamış.
Oldunuz mu?
Peki, aşı oldunuz mu? Bu sayede grip olursanız hastalığı hafif geçirecek, daha önemlisi gribin başkalarına yayılmasını önleyeceksiniz. Hamileler, altı aydan küçük bebek sahipleri, hastalar, haydi bakalım.
Rahatladınız mı?
Rahatlamayın! Bu aşılar büyük bir soykırım planının parçasıydı. Artık sizden sonrası tufan, yamuk yumuk, hastalıklı çocuklar doğuracaksınız!
Yediniz mi?

Hoş, yeseniz kaç yazar, yemeseniz kaç yazar! GDO’lu gıdalar zaten vücudunuza girdi, onlar girmediyse cep telefonunuzun radyasyonu girdi, onlar da girmediyse işsizlik ve zamlar kapıdan bacadan girecek ve sizi bugün değilse yarın bitirecektir.

Siz bence dua edin de anne-babanız maskeleri bir an önce çıkarsın, canınıza okusun ve sizi huzura erdirsin!

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

08/10/2008

Buz Erimeye Mahkûm* (olamaz mı?)

Babam, dikkat çekmeyi seven bir insandır. Mesela, topluca tartışılan konularda mantığa en aykırı, en sivri tezleri o sunar. Babamın aklına gelen düşünceler şeytanın aklına gelmez! Sivri fikirlerine tüm yakınları bir ağızdan yüksek sesle tepki verir, ama çoğu karşı-argüman getirmekten aciz kalır ve susar…

Bundan belki 15 yıl önce babam, ben, üvey annem ve kuzeni, bir araba yolculuğu yapıyorduk. Sohbet konumuz, kirlenen doğa ve yok olan türlerdi. Konu bu olunca, kurduğumuz cümleleri tahmin etmeniz zor olmasa gerek: “İşte, insanlar ellerindekilerin değerini bilmiyorlar”; “Teknoloji ilerledi ama yarattığı pislikleri temizleyecek durumda değil”; “Falanca tür de yok olma tehlikesindeymiş”; “Hep bizim yüzümüzden! Yazıklar olsun!”; “Bir şeyler yapmak gerek”… Bu cümleler dönüp dururken, babam durdu durdu, ve konuştu: “İyi de, neden bunu bir sorunmuş gibi tartışıyorsunuz ki?”

Buyurun bakalım. Bu soruyu duyabilecek her insan gibi biz de algılamakta güçlük çektik: Acaba biz doğru mu anladık, yoksa başka bir şeyi mi kastediyor?

Sorduk, “neyi sorunmuş gibi…?”

“Türlerin yok olmasını, doğanın bozulmasını”.

Hoppala. Ne dersiniz şimdi buna? Başladık saf saf anlatmaya: Biz insanlar doğanın dengesini bozuyoruz, biz insanlar atıkları dünyaya yaydığımız için sorumluyuz.

“Peki ama bunlar normal değil mi?”

“Nasıl yani, normal?”; “Ama Ateş abiii, biz bunları önleyebiliriz”…

“Önleyemiyoruz belki de!” diyor babam ve ekliyor, “Ayrıca, biz de bir hayvan türü değil miyiz?”

“Nasıl yani? Ne alaka!”

“Şöyle: Biz de bütün canlılarla aynı yeri paylaşmıyor muyuz? Biz de kendi içgüdülerimizle ve imkânlarımızla bir yaşam alanı kurma çabasındayız. Doğanın dengesi dediğiniz şeyin içinde biz yok muyuz?”

Babamın bakış açısını anlayabilmemiz için şu son sözleri sarfetmesi gerekti:

“Yani, belki de denge değişmek istiyor, yeni dengenin sağlanması için belli türler yok olacak. Ama insanlar, tükenmesi gereken nesillerin tükenmesini engellemeye çalışarak dengeyi bozuyor?”

Daha önce söylediğim gibi, hepimiz “Amaaaan, hadi sen de oradan! Bunu mu tartışacağız!” tarzı yüksek sesli yorumlar yaptık. Ve sonra ne yaptık? Sustuk.

 

Aradan yıllar geçti. 2007 yılı boyunca dinlediğim Açık Radyo’da her sabah Ömer Madra ve tayfası, dünyanın başıma yıkılmakta olduğunu istikrar, bilimsellik ve karamsarlıkla başıma kaktı, hayatı bana zindan etti. “The Ice is Meant to Melt” şarkımı kendilerine ithaf ettim, iyi niyetle mi emin değilim.

 

Bu arada, babamın yıllar önce ortaya attığı o deli saçması fikir bana ilaç gibi gelir oldu. Termik santralleri engelleyebiliyor muyuz? Hayır, ipler başkalarının elinde! Organik tarıma dönebiliyor muyuz? Hayır, memleket satılıyor,biz seyrediyoruz. Deodoranttan, şampuandan vageçebiliyor muyuz? Hayır, reklam sektörünün ve büyük firmaların ekonomik çıkarları her şeyin üstünde! Klimasız yaşayabiliyor muyuz? Hayır, klimalar çok ucuzladı çünkü! Buzulların erimesi yavaşlıyor mu? Ne münasebet. Emisyon Envanter raporu iyi mi? Hayır…

 

O zaman, şarkı söylemek lazım! 

Artık kabullenmenin zamanı mı
Gülümseyip arkamıza yaslanmanın
Hepsi bundan mı ibaret

İnanmanın zamanı mı
Kader teorisine
Eğer doğruysa “son”un
Bundan başka bir şey olmadığı

İnanırım

Ben sadece insanım diyebiliriz artık
Geç kaldık zannedersiniz ama
Bir vakti yoktu aslında
Anlayın ki, buz
Erimeye mahkum

Ve hiç kimse üzülmüyor
Geçirilen güzel zamanların ardından

Kabullenmenin zamanı mı
Arkamıza yaslanıp gülümseyelim mi
Böyle mi olmalıydı
Eğer öyle ise

İnanırım*

* Betty Ween’in “The Ice is Meant to Melt” şarkısından alıntıdır (çeviridir).

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.