Ankara ve İstanbul’u bilen kişiler arasında bir kamplaşma vardır. “İstanbul’cular”, Ankara’yı kara, kuru, durgun, zevksiz, beton yığını bir şehir olarak görür ve burada nasıl yaşanacağını anlayamazlar. “Ankara’cılar” ise buradan başka yerde oturmak istemezler. Buranın düzeninden, homojen yapıdan nasiplenen insanların saygı ve görgüsünden, huzurundan vazgeçemezler. İnsanların para uğruna İstanbul trafiğinde hayatlarını harcamalarına anlam veremezler. Ben bu yazıyı, herkesin benim gibi düşünmeyeceğini ve insanları ikna etmeyeceğimi ümit ederek kaleme aldım! Ender olarak bir konuda kesin fikir sahibi olurum, Ankara’yı seviyor olmam bu ender fikirlerden biridir. Bunu anlatabilmenin keyfini çıkarmak istedim.
Bir Brüksel havası…
Bugüne kadar yaşadığım en güzel duygulardan biri nedir diye soracak olsalar, çocukluğumun geçtiği ve istemeden terk ettiğim Ankara’ya dönüşüm, derim. Yalnızca şehirle duygusal bir bağım olduğu için değil, Ankara’yı her seyahat edişimde karşılaştığım huzur duygusuna artık daimi olarak kavuştuğum için.
Bugünün Ankara’sı, bana 16 yıl yaşadığım Brüksel’den pek farklı gelmedi! Başta Çankaya olmak üzere pek çok özenilen semtinde yeşilin bolluğu ve sokaklardaki sükûnet, İstanbul’da yaşamış biri olarak ilk dikkatimi çeken özellikler.
Çiçek ağacı
Ağaçların isimlerini bilmiyorum ama, Ankara’da ilkbaharda sadece beyaz çiçekler açan bir ağaç türü var, sokak ve caddelerde bol bol görülebiliyor; Şiir gibi bir ağaç!
Gökyüzünü seyretmek
“Beton yığını” olarak anılan bir şehir varsa Ankara mı yoksa İstanbul mu olmalı, bir kez daha düşünmek gerek. Ankara’da son dönemde inşa edilen çirkin TOKİ binaları (zevkli yöneticiler sağ olsun) ve başka absürtlükler, genel tabloyu bozmaya yetmemiş. Şehrin her hangi bir sokağında başınızı kaldırınca ağaç dalları ve gökyüzü görüyorsunuz. Başınızı kaldırdığınız için size vuran bir yaya veya araba da olmuyor! Dahası, İstanbul’da asla cesaret edemeyeceğim şey, kaldırımda tökezlemeden başımı kaldırarak bir süre yürüyebiliyorum. Geldiğimden beri, leyla leyla etrafımı seyrederek kaldırımda yürümenin keyfini çıkartıyorum. Şimdi Ankaralılar bana diyecek ki “Olur mu? Kötü kaldırımlarımız var bizim!”. Öyle derler, çünkü o kaldırımda bir-iki bozuk pave vardır. Bilmezler ki İstanbul’da bir-iki düzgün pave var…
Çocuk cenneti
Çocuklu biri olarak Ankara kaldırımlarında pusetle gezebilmenin rahatlığını yaşadım ben.
Çocukluluk deyince, Ankara’da her yer park! İşin güzeli, kullanışlı, sakin, keyifli parklar bunlar. Hatırlıyorum da Mecidiyeköy’de mecbur olduğum çocuk parkları ya trafiğin en yoğun yerinde, ya da serserilerin şişe kırıkları bırakıp gittiği bölgelerdeydi.
Trafikte kötünün iyisi
Trafik kurallarına pek uyulmuyor, çünkü aslında pek kural konmamış! Yol şeritleri on yıl önce silinmişe benziyor, hal böyle olunca arabalar da düz gitmeyi beceremiyor! Kırmızı ışık her arabaya söz geçiremiyor, ayrıca kırmızıda sağa dönülebiliyor! Bu kuralı kim koymuş bilmiyorum ama, dönmeyen araba arkadakinden azar işitiyor!
Buna mukabil, Ankara sürücüsü İstanbul sürücüsüne kıyasla öyle sakin ve sessiz ki, birkaç gün araba kullandıktan sonra kuralsız fakat huzurlu araba sürülebilen bu şehri, daha kurallı ama saldırgan ve kavgacı şoförleri olan bir şehre tercih ettim. Zaten İstanbul’da arabam bir yılda 4 kez hasar gördüyse, Ankara’da henüz kılıma dokunan olmadı. Sonuç, kendinden konuşuyor…
Kar
Kar, Ankara’yı kışın güzelleştiren bir öğe. Bu şehirde bir kere kar yağınca, yol dışında her yerde (bahçelerde, ağaçlarda ve ev çatılarında) haftalarca kirlenmeden, bembeyaz durabiliyor. Herhalde geceleri buz gibi soğuyan hava, karı muhafaza ediyor.
Manzara
Ankara’da pek çok tepe olduğundan, işe veya alışverişe giderken karşınıza karlı dağlar ya da panoramik bir şehir manzarası alabiliyorsunuz. Klostrofobik hissetmeniz pek mümkün değil. Yani İstanbul’luların “deniz yoksa, hayat yok” fikri çürüyor. Manzara yoksa denizi neyleyeyim, öyle değil mi?
Merkezler şaştı
İstanbul’da yaşarken ülkedeki her şeyin İstanbul’da olup bittiğini düşünürdüm. Gazeteler, dergiler, sanki Türkiye’de bir İstanbul varmış gibi davranıyorlar. Ankara’ya geldikten sonra komik bir metamorfoz oldu: Bir de baktım ki televizyonlar bütün Türkiye’ye buradan yayın yapıyorlarmış. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet gazetesi, Köşk, Meclis, her daim meşguller.
Ankara, Atatürk Türkiye’sinin en iyi korunan kalesi… Bir 19 mayıs olsun, bir 30 ağustos olsun, herkes nasipleniyor. İstanbul’da bayrak asan evleri saymak daha kolayken, burada asmayanları sayabiliyorsunuz.
Zenginlik?
Ankara’da sokakları titreterek geçen Ferrari’ler, Maserati’ler yok. Görgüsüzlük İstanbul’a oranla az. Öte yandan, Ankara’da bulamayacağımı zannettiğim onlarca dükkan ve restoranı görmek de beni şaşırttı. Alışveriş merkezleri konusunda Ankara, hiç geride değilmiş! İyi mi kötü mü, bilemiyorum.
Kadılay-Kızıköy
Bir de Kızılay’ımız var ki, bir türlü Kızılay demeyi beceremedim. Kadıköy’e çok benzetiyorum çünkü. Havasıyla, insanlarıyla… Tabii yine bir fark var: Ankara’nın pek çok yerine olduğu gibi Kızılay’a da metroyla gidilebiliyor.
Epilog
Bana soracak olursanız, insanın yaşam kalitesini nasıl arttırdığını anlayacak olsa, tüm İstanbul Ankara’ya taşınabilir! Argo ağızlarıyla, düttürü düttürü öttürdükleri arabalarıyla, birbirlerine “günaydın”, “buyrun efendim”, “afedersiniz” demeyi çoktan unutmuş, her daim kavgaya tutuşmaya hazır insanlarıyla buraya gelecek olsalar…
Aman! Bırakın Ankara’yı sevimsiz bilsinler!
————————————————————–
Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)