
1997 yılıydı, hala Belçika’da yaşıyordum ve elimden geldiği kadar tatillerimi Türkiye’de geçirmeye çalışıyordum. O sene gelirken, Belçikalı bir müzisyen arkadaşımı da yanımda getirmiştim. Bir hafta İstanbul’da, bir hafta da Bodrum’da kalacaktı. Çok konuşan ve her konuda yorum yapmayı seven bu dostum, yaşadığı “şok”ları daha şehre ayağını basar basmaz anlatmaya başlayınca, ben de iş edinip not almıştım. Ne mutlu ki notlarımı atmamışım! İşte size, genç ve orta halli bir Belçika vatandaşının ülkemizdeki izlenimleri…
“Yanlış fikir” şokları
- Buna inanamayacaksınız. Ben de inanamamıştım, ama şimdi ülkeye uzaktan bakanların neden bu tür fikirlere kapıldığını tahmin edebiliyorum! Arkadaşım, Türkiye’de çöl ve develer görebileceğini zannetmişmiş… Havaalanından çıkıp arabayla eve doğru ilerlerken ilk olaak bana bunu söyledi. Pencereden dışarıyı bir süre seyrettikten sonra da, “Hayret, neredeyse Avrupa’yla arada hiç fark yok… Bildiğin modern bir şehirmiş İstanbul” demişti.
- Tatili boyunca Türkiye’de hayatın çok ucuz olduğunu söyleyip durdu. Elindeki parayı harca harca, bir türlü bitiremiyordu!
Sokak şokları
- İstanbul’da kaldığı ilk günün sabahı, hışımla odama daldı: “Gülüş koş, dışarıda inanılmaz komik bir olay var! İki adam eski bir kamyonet bulmuşlar, yavaş yavaş sokakta ilerliyorlar. Bir de mikrofon sistemi kurmuşlar, boğuk boğuk sesler çıkarıyorlar”.Gördüğü şey, bir adet seyyar satıcıydı, veya hurdacı. Kendisine bu çocukların bunu eğlenmek için değil, iş olarak yaptıklarını anlattığımda uzun süre boş boş baktı.
- Taksilerin sayıca çokluğu, taksi şoförlerinin en ufak hareketimizi kolluyor oluşu, bir hareketinizde ayağınızın dibinde bitmeleri onu epey şaşırtmıştı. Çünkü Belçika’da şöyle olur: Elinizde iki bavul havaalanından çıkıp taksiye el edersiniz. Ama o da ne? Taksi kılını bile kıpırdatmaz. Çünkü taksicilere ayrılmış park yerini terk etmesi yasaktır (trafiği karıştırır diye, yaa!). Siz, elinizde iki bavul, sürüne sürüne durağa kadar yürümeye mahkûmsunuzdur. Ancak o zaman şoför arabasından iner, bagajını açar ve bavulunuzu yerleştirmenize yardım eder.
- Sağanak yağmurda yolların suyla dolup taştığını gören arkadaşım, bana şu ilginç yorumu yapmıştı: “Görüyor musun, sizin ülkeniz yağmura hazırlıklı değil. Burası Akdeniz ülkesi ne de olsa. Belçika da fazla sıcağa hazırlıklı değil. Bu yüzden biz de serinlemekte güçlük çekiyoruz”. Belçika ve Fransa’da aşırı sıcaktan ölen insanlar olmuştu o yıllarda…
- Başıboş kedi ve köpekler, Belçika’da hiç görülmeyen bir şeydi. Arkadaşım, sokakta herkesin bakıp beslediği hayvanlar olmasını çok sempatik bulmuştu.
- Fırınlardan yayılan koku onu sarhoş etmişti. “Bu ekmeklerin içine ne koyuyor olabilirler, aklım almıyor, böyle bir koku nasıl olabilir?” diye diye kendinden geçiyordu her seferinde. Bizim ekmeklerin sırrını (farkını) öğrenemedik…
- Yaz gecelerinde hafif giyinebilmenin mutluluğunu yaşadı dostum. Çünkü Belçika’da yaz geceleri o kadar sıcak geçmiyor.
- Cırcırböcekleriyle tanıştı. Sesleri ve sayıları onu ürkütmüştü. Zaman içinde zararsız olduklarını anladı.
- Hayatın saat 18:00’da bitmediğini görmek onu hem şaşırtmış, hem de büyülemişti. İstanbul’da kepenkler akşam 6’da kapanmıyordu. Sokaklar geceleri de cıvıl cıvıldı. Alışverişler devam edebiliyordu.
Yemek şokları
- Gittiğimiz bir esnaf lokantasında birkaç yuvarlak büyük masa vardı. Tepsimi koydum, oturdum. “Ne yapıyorsun!” diye çıkıştı bana. Meğer başka insanların masasına oturduğum için uyarmaya çalışıyormuş beni. “Bu masalarda böyle yeniyor” dediysem de, toplu yemek yeme fikrine ikna edemedim onu. Elimizde tepsilerle bir küçük masanın boşalmasını bekledik!
- Erenköy’de iki bisikletle minibüs yolundan sahile inip, orada ve Bağdat caddesinde gezinip, eve dönüyorduk. Bir gün eve doğru çıkarken söylendi: “Bu şehirde bisiklete binenin vay haline!” Meğer bisiklet yolu olmamasından şikâyetçiymiş. İstanbul sınırları içinde, bisiklete en rahat binebileceği mahallelerden birinde olduğunu bilse ne düşünürdü acaba?
- Hemen her şeyi yoğurt eşliğinde yiyor olmamıza çok şaşırıyordu. Sevmediğinden değil, alışmamıştı sadece. Ayrıca benim de dikkat etmemi sağladı: Mantı, salata, köfte, makarna… Yoğurtla yemediğimiz az şey vardı gerçekten.
- Hayatında bamya görmemişti. Fransızca bamyaya “ocre” denir, ve karpuz gibi o da Belçikalılar için egzotik bir yiyecektir… Bamyanın yanı sıra arkadaşım, Türkiye’de hiç yemediği kadar fazla ve lezzetli karpuzlar yedi tabii.
Banyo şokları
- Şofbenin tüp gazla çalışıyor olması onu bayağı korkutmuştu. Dev bir bomba görüntüsü veren tüp gazların çok da sempatik oldukları söylenemezdi gerçekten…
- Soğuk bir memleketten geldiği için olsa gerek, banyoda pencere olmasına şaşırmıştı. “Bunu Belçika’da yaparsan insanları zatürre edersin” demişti.
İnsan ilişkilerine dair şoklar
- Bir espri yapmak istedi arkadaşlarıma. Söylediğini Türkçeye çevirdim, kimse gülmedi, donakaldırlar daha ziyade. Çünkü bizim toplum içinde yapılan esprilerimiz narin, nazik olur. Belçikalılar ise “demir sopayla vurmayı”, karşıdakini yerinden sıçratmayı severler. Bu tür esprileri karşılamak için hem özgüven probleminiz olmaması, hem de biraz hazırcevap olmanız gerekebilir!
- Tüm yabancılar gibi o da Türk insanının sıcaklığına karşı ilgisiz ve sevgisiz kalamadı tabii. Pek çok “kanka”sı oluverdi on günde…
Alışveriş şokları
- İki müzisyen olarak Yüksek Kaldırım’da gezmiştik, dükkanlara girip girip çıktık. Şaşkınlığını gizleyemedi: “İnanılmaz: On-yirmi yıl öncesinin gitar modelleri, piyasadan kalmış 4-Track Demo’lar var bu ülkede. Belçika’da istesem bulamam”…
- “Bozuk paralar sizde kalsın” dedi satıcı. Kuruşlarını istemedi yani. Arkadaşım bunu asla unutamadı! (Belçika’da kuruşuna kadar alırlar, alamazlarsa da vermezler!)
Bodrum şoku
Deniz manzarasının karşısında uzun meditasyonlar yapan arkadaşım, bu imkânı bir daha bulamadı (Belçika’nın denizi bizim denizimiz kadar bakılası değildir, ülkenin kendisi gibi gri renktedir).
Ve diğer izlenimler
- Türk kızlarının çoğunun burun yapısının aynı olduğuna kanaat getirdi: Küçük de olsa büyük de olsa, bir irilik, bir tür şişlik varmış burunlarımızda. “Ben Türk kızını burnundan tanırım” diye geziniyordu…
- Türk pop müziğinin ve müzik kliplerinin rüküşlükte sınır tanımadığına kanaat getirmişti. Haklıydı da. O dönemde pek çok müzisyen giyimine bile dikkat etmeyip, bir t-shirt bir jean televizyona çıkarken, bizimkiler daima allanıp pullanıyordu. O sıralar Sertab Erener’in “grunge yapıyorum” diye piyasaya çıkardığı “Sertab Gibi” albümünün “Aslolan Aşktır” klibi bile anti-grunge tavrıyla şaşırtıyordu. Bir Türk metal grubunun klibinde, toprağın içinden el çıktığını görünce bastığı kahkaha ise hala kulaklarımda.
Arkadaşım, giderayak “güzel ülkemin kendisine göre iki büyük eksisi olduğunu” da söylemişti bana.
“Neymiş onlar?” dedim.
“Korna sesleri. Bir de müzik zevksizliği”!
Bir önceki yazımda Avrupa (ve Amerika?) usulü yardımlaşma anlayışına değindim. İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmış olmak için şimdi de Türkiye’de tecrübe ettiğim yardımlaşma şeklini anlatmalıyım. 