Yazmasam olmazdı.

20/04/2009

Kültür Şokum (XIV): Bırakın Ankara’yı sevimsiz bilsinler

Filed under: Kültür Şokum — gulusturkmen @ 08:00
Tags: , , , , , ,

AnkaraAnkara ve İstanbul’u bilen kişiler arasında bir kamplaşma vardır. “İstanbul’cular”, Ankara’yı kara, kuru, durgun, zevksiz, beton yığını bir şehir olarak görür ve burada nasıl yaşanacağını anlayamazlar. “Ankara’cılar” ise buradan başka yerde oturmak istemezler. Buranın düzeninden, homojen yapıdan nasiplenen insanların saygı ve görgüsünden, huzurundan vazgeçemezler.  İnsanların para uğruna İstanbul trafiğinde hayatlarını harcamalarına anlam veremezler. Ben bu yazıyı, herkesin benim gibi düşünmeyeceğini ve insanları ikna etmeyeceğimi ümit ederek kaleme aldım! Ender olarak bir konuda kesin fikir sahibi olurum, Ankara’yı seviyor olmam bu ender fikirlerden biridir. Bunu anlatabilmenin keyfini çıkarmak istedim.

 

Bir Brüksel havası…

Bugüne kadar yaşadığım en güzel duygulardan biri nedir diye soracak olsalar, çocukluğumun geçtiği ve istemeden terk ettiğim Ankara’ya dönüşüm, derim. Yalnızca şehirle duygusal bir bağım olduğu için değil, Ankara’yı her seyahat edişimde karşılaştığım huzur duygusuna artık daimi olarak kavuştuğum için.

Bugünün Ankara’sı, bana 16 yıl yaşadığım Brüksel’den pek farklı gelmedi! Başta Çankaya olmak üzere pek çok özenilen semtinde yeşilin bolluğu ve sokaklardaki sükûnet, İstanbul’da yaşamış biri olarak ilk dikkatimi çeken özellikler.

 

Çiçek ağacı

cicek-agaci1Ağaçların isimlerini bilmiyorum ama, Ankara’da ilkbaharda sadece beyaz çiçekler açan bir ağaç türü var, sokak ve caddelerde bol bol görülebiliyor; Şiir gibi bir ağaç!

 

Gökyüzünü seyretmek

“Beton yığını” olarak anılan bir şehir varsa Ankara mı yoksa İstanbul mu olmalı, bir kez daha düşünmek gerek. Ankara’da son dönemde inşa edilen çirkin TOKİ binaları (zevkli yöneticiler sağ olsun) ve başka absürtlükler, genel tabloyu bozmaya yetmemiş. Şehrin her hangi bir sokağında başınızı kaldırınca ağaç dalları ve gökyüzü görüyorsunuz. Başınızı kaldırdığınız için size vuran bir yaya veya araba da olmuyor! Dahası, İstanbul’da asla cesaret edemeyeceğim şey, kaldırımda tökezlemeden başımı kaldırarak bir süre yürüyebiliyorum. Geldiğimden beri, leyla leyla etrafımı seyrederek kaldırımda yürümenin keyfini çıkartıyorum. Şimdi Ankaralılar bana diyecek ki “Olur mu? Kötü kaldırımlarımız var bizim!”. Öyle derler, çünkü o kaldırımda bir-iki bozuk pave vardır. Bilmezler ki İstanbul’da bir-iki düzgün pave var…

 

Çocuk cenneti

Çocuklu biri olarak Ankara kaldırımlarında pusetle gezebilmenin rahatlığını yaşadım ben.

Çocukluluk deyince, Ankara’da her yer park! İşin güzeli, kullanışlı, sakin, keyifli parklar bunlar. Hatırlıyorum da Mecidiyeköy’de mecbur olduğum çocuk parkları ya trafiğin en yoğun yerinde, ya da serserilerin şişe kırıkları bırakıp gittiği bölgelerdeydi.

 

Trafikte kötünün iyisi

Trafik kurallarına pek uyulmuyor, çünkü aslında pek kural konmamış! Yol şeritleri on yıl önce silinmişe benziyor, hal böyle olunca arabalar da düz gitmeyi beceremiyor! Kırmızı ışık her arabaya söz geçiremiyor, ayrıca kırmızıda sağa dönülebiliyor! Bu kuralı kim koymuş bilmiyorum ama, dönmeyen araba arkadakinden azar işitiyor!

Buna mukabil, Ankara sürücüsü İstanbul sürücüsüne kıyasla öyle sakin ve sessiz ki, birkaç gün araba kullandıktan sonra kuralsız fakat huzurlu araba sürülebilen bu şehri, daha kurallı ama saldırgan ve kavgacı şoförleri olan bir şehre tercih ettim. Zaten İstanbul’da arabam bir yılda 4 kez hasar gördüyse, Ankara’da henüz kılıma dokunan olmadı. Sonuç, kendinden konuşuyor…

 

Kar

Kar, Ankara’yı kışın güzelleştiren bir öğe. Bu şehirde bir kere kar yağınca, yol dışında her yerde (bahçelerde, ağaçlarda ve ev çatılarında) haftalarca kirlenmeden, bembeyaz durabiliyor. Herhalde geceleri buz gibi soğuyan hava, karı muhafaza ediyor.

 

Manzara

Ankara’da pek çok tepe olduğundan, işe veya alışverişe giderken karşınıza karlı dağlar ya da panoramik bir şehir manzarası alabiliyorsunuz. Klostrofobik hissetmeniz pek mümkün değil. Yani İstanbul’luların “deniz yoksa, hayat yok” fikri çürüyor. Manzara yoksa denizi neyleyeyim, öyle değil mi?

 

Merkezler şaştı

İstanbul’da yaşarken ülkedeki her şeyin İstanbul’da olup bittiğini düşünürdüm. Gazeteler, dergiler, sanki Türkiye’de bir İstanbul varmış gibi davranıyorlar. Ankara’ya geldikten sonra komik bir metamorfoz oldu: Bir de baktım ki televizyonlar bütün Türkiye’ye buradan yayın yapıyorlarmış. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet gazetesi, Köşk, Meclis, her daim meşguller.

 

Ankara, Atatürk Türkiye’sinin en iyi korunan kalesi… Bir 19 mayıs olsun, bir 30 ağustos olsun, herkes nasipleniyor. İstanbul’da bayrak asan evleri saymak daha kolayken, burada asmayanları sayabiliyorsunuz.

 

Zenginlik?

Ankara’da sokakları titreterek geçen Ferrari’ler, Maserati’ler yok. Görgüsüzlük İstanbul’a oranla az. Öte yandan, Ankara’da bulamayacağımı zannettiğim onlarca dükkan ve restoranı görmek de beni şaşırttı. Alışveriş merkezleri konusunda Ankara, hiç geride değilmiş! İyi mi kötü mü, bilemiyorum.

 

Kadılay-Kızıköy

Bir de Kızılay’ımız var ki, bir türlü Kızılay demeyi beceremedim. Kadıköy’e çok benzetiyorum çünkü. Havasıyla, insanlarıyla… Tabii yine bir fark var: Ankara’nın pek çok yerine olduğu gibi Kızılay’a da metroyla gidilebiliyor.

 

Epilog

Bana soracak olursanız, insanın yaşam kalitesini nasıl arttırdığını anlayacak olsa, tüm İstanbul Ankara’ya taşınabilir! Argo ağızlarıyla, düttürü düttürü öttürdükleri arabalarıyla, birbirlerine “günaydın”, “buyrun efendim”, “afedersiniz” demeyi çoktan unutmuş, her daim kavgaya tutuşmaya hazır insanlarıyla buraya gelecek olsalar…

Aman! Bırakın Ankara’yı sevimsiz bilsinler!

 

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

20/02/2009

Kültür Şokum (V): Depresifler, ayıcıklara karşı!

Filed under: Kültür Şokum — gulusturkmen @ 08:00
Tags: , , , , , ,

 
Bu hikaye –daha doğrusu gözlem- nasıl ve neden “Betty Ween” olduğuma dair komik ama bir o kadar da gerçek açıklamalardan biri.  Bir insan farklı coğrafyalar arasında gidip gelirken nasıl “arada kalır”, buyurun okuyun.

Belçika’nın 90’lı yıllarındayız, ben 15-18 yaşları arasındayım. Giydiklerimi, konuştuklarımı, tavrımı dikkatle seçiyorum, zira o dönemler oturtmaya çalıştığım karakterime dair çevreme de mesajlar gönderme çabasındayım. Ama zannetmeyin ki hanım hanımcık görünmeye çalışıyorum, hâşâ! Bizim köyde moda, marjinallik!

 

Aslında burada marjinallik, “in” olmak, çağı yakalamak, çağdışı görünmemek ve popüler ortamlarda prim yapmak anlamına geliyor. Bu da, Belçika gençliğinin şirin ve sempatik Türk gençliğine kıyasla tamamen zıt bir görünüş sergilemesi demek…

 

Giyilenler arasında mümkün oldukça az ton farkı kullanmaya, koyu renklerden şaşmamaya, “coşkulu” aksesuar ve davranışlardan kaçınmaya, akşamdan kalma ses tonuyla gerekli miktarda argo kullanarak konuşmaya, sabahları metro çıkışında toplaşıp asık suratla sigara içmeye özen gösterilir. Normal: “Natural Born Killers”ın ortalığı kasıp kavurmasına sadece birkaç yıl kalmış…

Ben, bunların hepsini yapamıyorum, mesela sigara içmiyorum, dolayısıyla okulun en popüler kızı olma şansım yok. Yine de çok şükür Belçika’nın kıstaslarına göre “comme il faut” bir gencim…

 

Hal böyle iken, ara tatillerinde Türkiye’ye gelince sağlam bir şok yaşıyorum. Herhalde buradaki yaşıtlarım da bana bir benzer bir gözle bakıyorlardı. Onlar pembe hırkalar, puantiye çoraplar, inciler boncuklar kuşanıp çantalarından sarkan tavşan, maymun, koala, ayıcık türü oyuncaklarla geziyor, çevrelerine öpücüklerle selam gönderiyorlardı!

 

Belki her iki duruş da abartılıdır, ergenlik de ne olsa. Ama şöyle bir düşününce, iki ülkenin gençliğinden hangisi size daha iç açıcı geliyor?

 

Belçika’da bizim için “no future generation” (geleceği olmayan kuşak) derlerdi. Ülkede bir çok alanda iş imkânı kalmadığını duymuş, okuldan çıkınca işsiz kalacağımızı anlamıştık. Belçika’da kendi işini kurmak uçuruma atlamakla bir olduğundan, biz gençler ileride memur gibi metro-iş-uyku döngüsüne gireceğimizin pekala farkındaydık. Bu bilgiler daha hayatımızın baharındayken balonumuzu söndürmeye yetmişti.

Ama Türkiye öyle miydi? Bilmem Akdeniz havasından mıdır, yoksa sorunlarla yaşamaya alışık bünyelerden mi, Belçika’dakilere kıyasla Türkiye’de gençlik tam anlamıyla cıvıl cıvıldı!

 

Ben o yıllarda işe bu açıdan bakmıyor, onlara takılıyordum: “Belçika’ya bu kıyafetle gelirsen başına iş açarsın. İnsanlar seninle alay etmiyorlar mı bu atkının ucundaki ponponları görünce?”

 

Ama Türk gençliği, cıvıl cıvıl gezen tek gençlik değildi. Bir gün kimya dersinin ortasında Almanya’dan gelen öğrenci grubu, beş dakikalık bir ziyaret için sınıfımıza girdi. “Bu bir kamera şakası mı?” diye sorarak baktık birbirimize: Yeşil, kırmızı pantolonlar, sarı, turuncu kazaklar… Ve hepsinden daha şaşırtıcı olan, bizim o “moda” soluk benizlerimizin karşısında pembe pembe yanaklar, kırmızı kırmızı dudaklar, ve gülümseyen suratlar…

 

Yazık… Biz Belçikalı gençler, bu farkları israrla “çirkinlik” olarak algılardık. Oysa en sevimsiz, en sağlıksız imaja sahip olan bizlerdik.

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.