Yazmasam olmazdı.

08/10/2008

Buz Erimeye Mahkûm* (olamaz mı?)

Babam, dikkat çekmeyi seven bir insandır. Mesela, topluca tartışılan konularda mantığa en aykırı, en sivri tezleri o sunar. Babamın aklına gelen düşünceler şeytanın aklına gelmez! Sivri fikirlerine tüm yakınları bir ağızdan yüksek sesle tepki verir, ama çoğu karşı-argüman getirmekten aciz kalır ve susar…

Bundan belki 15 yıl önce babam, ben, üvey annem ve kuzeni, bir araba yolculuğu yapıyorduk. Sohbet konumuz, kirlenen doğa ve yok olan türlerdi. Konu bu olunca, kurduğumuz cümleleri tahmin etmeniz zor olmasa gerek: “İşte, insanlar ellerindekilerin değerini bilmiyorlar”; “Teknoloji ilerledi ama yarattığı pislikleri temizleyecek durumda değil”; “Falanca tür de yok olma tehlikesindeymiş”; “Hep bizim yüzümüzden! Yazıklar olsun!”; “Bir şeyler yapmak gerek”… Bu cümleler dönüp dururken, babam durdu durdu, ve konuştu: “İyi de, neden bunu bir sorunmuş gibi tartışıyorsunuz ki?”

Buyurun bakalım. Bu soruyu duyabilecek her insan gibi biz de algılamakta güçlük çektik: Acaba biz doğru mu anladık, yoksa başka bir şeyi mi kastediyor?

Sorduk, “neyi sorunmuş gibi…?”

“Türlerin yok olmasını, doğanın bozulmasını”.

Hoppala. Ne dersiniz şimdi buna? Başladık saf saf anlatmaya: Biz insanlar doğanın dengesini bozuyoruz, biz insanlar atıkları dünyaya yaydığımız için sorumluyuz.

“Peki ama bunlar normal değil mi?”

“Nasıl yani, normal?”; “Ama Ateş abiii, biz bunları önleyebiliriz”…

“Önleyemiyoruz belki de!” diyor babam ve ekliyor, “Ayrıca, biz de bir hayvan türü değil miyiz?”

“Nasıl yani? Ne alaka!”

“Şöyle: Biz de bütün canlılarla aynı yeri paylaşmıyor muyuz? Biz de kendi içgüdülerimizle ve imkânlarımızla bir yaşam alanı kurma çabasındayız. Doğanın dengesi dediğiniz şeyin içinde biz yok muyuz?”

Babamın bakış açısını anlayabilmemiz için şu son sözleri sarfetmesi gerekti:

“Yani, belki de denge değişmek istiyor, yeni dengenin sağlanması için belli türler yok olacak. Ama insanlar, tükenmesi gereken nesillerin tükenmesini engellemeye çalışarak dengeyi bozuyor?”

Daha önce söylediğim gibi, hepimiz “Amaaaan, hadi sen de oradan! Bunu mu tartışacağız!” tarzı yüksek sesli yorumlar yaptık. Ve sonra ne yaptık? Sustuk.

 

Aradan yıllar geçti. 2007 yılı boyunca dinlediğim Açık Radyo’da her sabah Ömer Madra ve tayfası, dünyanın başıma yıkılmakta olduğunu istikrar, bilimsellik ve karamsarlıkla başıma kaktı, hayatı bana zindan etti. “The Ice is Meant to Melt” şarkımı kendilerine ithaf ettim, iyi niyetle mi emin değilim.

 

Bu arada, babamın yıllar önce ortaya attığı o deli saçması fikir bana ilaç gibi gelir oldu. Termik santralleri engelleyebiliyor muyuz? Hayır, ipler başkalarının elinde! Organik tarıma dönebiliyor muyuz? Hayır, memleket satılıyor,biz seyrediyoruz. Deodoranttan, şampuandan vageçebiliyor muyuz? Hayır, reklam sektörünün ve büyük firmaların ekonomik çıkarları her şeyin üstünde! Klimasız yaşayabiliyor muyuz? Hayır, klimalar çok ucuzladı çünkü! Buzulların erimesi yavaşlıyor mu? Ne münasebet. Emisyon Envanter raporu iyi mi? Hayır…

 

O zaman, şarkı söylemek lazım! 

Artık kabullenmenin zamanı mı
Gülümseyip arkamıza yaslanmanın
Hepsi bundan mı ibaret

İnanmanın zamanı mı
Kader teorisine
Eğer doğruysa “son”un
Bundan başka bir şey olmadığı

İnanırım

Ben sadece insanım diyebiliriz artık
Geç kaldık zannedersiniz ama
Bir vakti yoktu aslında
Anlayın ki, buz
Erimeye mahkum

Ve hiç kimse üzülmüyor
Geçirilen güzel zamanların ardından

Kabullenmenin zamanı mı
Arkamıza yaslanıp gülümseyelim mi
Böyle mi olmalıydı
Eğer öyle ise

İnanırım*

* Betty Ween’in “The Ice is Meant to Melt” şarkısından alıntıdır (çeviridir).

28/04/2008

Müzisyenlikten sonra müzik var mı?

Filed under: Müzik Kulağım — gulusturkmen @ 12:22
Tags: , , , , ,


Geçtiğimiz ay müzisyen, müzik yazarı ve meloman (müziksever) yakınlarımla yaptığım konuşmalar, şans eseri hep aynı konu hakkında bir takım sonuçlar çıkarmama vesile oldu: Müzisyenlerin ve melomanların müziğe bakış farklılığı.

İşte çoğu zaman konuşulmayan, bununla birlikte -özellikle müzik yazıları okurken- okur ve müzik meraklılarının bilmesi gereken bazı farklılıklar:

 

Akustik merakı

Bir süre önce “Betty Ween” olarak, varlığından yeni haberdar olduğum İstanbul Hi-Fi Club’ın iki ayda bir gerçekleştirilen toplantılarından birinin özel konuğu oldum. Mütevazı olmakla birlikte makul bir kayıt kalitesine sahip olduğuna inandığım albümüm “Bitter”in müzikalitesi, toplantıda bulunan Hi-Fi tutkunlarını ne kadar heyecanlandırdıysa, dinlemeye alışık oldukları o müthiş kayıtlardan aldıkları hazzı bu albümden alamamak da heyecanlarını kursaklarında bırakmıştı. Doğal olarak toplantıdan çıktığımda ben de, “keşke daha iyi kayıt yapma imkânım olsa” diye hayıflanma eğilimindeydim. Derken, birkaç gün önce albümüm “Bitter”i çok büyük heyecanla keşfedip dinlediğini ifade ederek grubumu onurlandıran bir müzisyenle, Turgut Alp Bekoğlu’yla tanıştım. Muhabbet sırasında ona dikkatimi çeken bu olayları anlattığımda, bana “dinleyiciyle müzisyen arasında böyle bir fark var işte” dedi; “Dinleyici müzikten o zevki alabilmek için çok iyi sistemlere para yatırıyor. Müziği üretmek ise müzisyene yeterli tatmini sağlıyor. Gerisi onun için detay.” Düşündüm, söyledikleri benim için de doğruydu.

 

Ses / sessizlik

1996 yılına kadar, yani düzenli ve kişisel nitelikte müzik yapmaya başlamadan önce, ben de sadece bir melomandım. Müzik, günlük hayatımda bana eşlik eder, gittiğim her yerde, bindiğim her toplu taşıma aracında bana “fon” olur, yaşadıklarımı süblime ederdi. Kendi müziğimi üretmeye başladıktan sonra walkman’ler, discman’ler yavaş yavaş rafta tozlanmaya başladı. MP3 çalarım ise henüz yok. Çünkü kendimi de dinlemeye çalışıyorum. Karı-koca müzisyen olarak yaşadığımız bir evde sessizlik, çoğu zaman en büyük lüks olarak algılanıyor!

 

Koleksiyon merakı

Bir zamanlar, bir meloman olarak dinlediğim müzikte kendimden bir şeyler bulabilirsem, dünyalar benim olurdu. O zaman o müziği kendimce onurlandırırdım: Albümlere son derece iyi bakar, EP’lerini, şarkıların/eserlerin farklı versiyonlarını ve konser kayıtlarını alır biriktirirdim. Müzisyen olduktan sonra vaktimi ve paramı, kendi müziğimi ve müzik bilgimi geliştirmek için harcamayı tercih eder oldum.

 

Müzisyenlikten sonra müzik var mı?

Bilirsiniz, klasik bir tartışma konusu vardır: “Müziği öğrendikten sonra müziğe aynı şekilde bakamazsınız”. Kimi bunu yalanlar, hatta bu yalanlamayı bazen “içimdeki çocuk hala yaşıyor” sözüyle bağdaştırır. Çünkü müziğe farklı bakmak ya da “eskisi gibi bakamamak” bir yerde bir engeldir.

Geçen gün, bir müzik yazarı olarak ilk göz ağrım olan Roll dergisine uğradım. Editörümüz Derya Bengi, hafızası güçlü, konusunda ender rastlanacak derecede uzman bir insan. Bu yüzden, bazen düşüncelerimiz tamamen ters düşse dahi onun yanında konular yaratıp tartışmayı çok seviyorum. Haftanın en sıcak gündem konularından biri, Müslüm Gürses’in Murathan Mungan tarafından seçilen son derece alternatif ve bir o kadar da moda olmuş parçaları yorumlamasıydı. Tartışmamızı kısaca özetlemem gerekirse bu proje bana çarpık ve onur kırıcı geliyordu, Derya’ya ise sarsıcı, bazı konuları masa üstüne yatırması açısından faydalı. Bu ülkenin müzik piyasasını hepimizden iyi takip eden biri, sosyal açıdan bu tür olayları daha derinlemesine tartıyor olabilirdi. Ama müzikal açıdan yaşadığım tatminsizliği onun hissetmesi de zordu.

 

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.