Yazmasam olmazdı.

11/03/2010

Facebook insanı şizofren mi yapıyor?

Belçika’da ortaöğretime başladığımda, henüz öğrenmekte olduğum Fransızcayı çok hızlı konuştuğu için söylediklerinden hiçbir şey anlamadığım bir tarih öğretmenim vardı. Ne var ki müfredatın Türkiye’ye uzandığı bir gün, bir cümlesinin başını anlamakla kalmayacak, asla da unutamayacaktım: “Moi j’aime pas tellement les Turcs, parce que…”

“Ben Türkleri pek sevmem çünkü…”

“Çünkü”sünü anlayamadım, yazık. O konuşadursun, ben duyduğum cümle başını kafamda tekrarlayıp durdum. Söze bak, söyleyene bak: Belçika gibi çokkültürlü bir Avrupa ülkesinde, seçkinliğiyle ün yapmış bir okulda bir tarih öğretmeni, on dört yaşında çocuklara –aralarında bir Türk olduğunu bile bile- tarihten aldığı bir örnekten yola çıkarak genelleme yapıyor ve fikrini beyan ediyor. “Üzerime alınmalı mıyım, cevap vermeli miyim” diye düşünmekten söylediklerinin devamını dinleyemedim zaten. Milliyetçi ya da anti-milliyetçi bir eğilimim olmasa da öğretmenin bu cümlesini önce bana yapılmış büyük bir kabalık, sonra da büyük bir eğitim hatası olarak bir kenara “yazdım”.

O yıl sınıfta kaldım. Şeytanın işine bakın, aynı müfredatı yine aynı öğretmen anlattı bana. Ve yine aynı konu gelip de kadın aynı cümleyi bir kez daha kurunca öyle bir dumura uğradım ki, “çünkü”den sonrasını yine kaçırdım! İki sene üst üste aynı kişisel fikri beyan ediyorsa, bunu her sene yapıyor olabilirdi! Veya bu kadının bana kasti vardı. Ya da sınıfına giren bütün Türklere! Bu yaptığı resmen propagandaydı. O zamanlar kafam şimdiki gibi çalışmıyor tabii, şimdi olsa oturup müdüre sağlam bir mektup yazar, şikâyette bulunurum. Olayı sağda solda anlatarak kendimi rahatlatmaya çalıştım.

İki yıldır Facebook’tayım. Bir gün aynı okuldan kimya öğretmenim beni kişisel sayfamdan buldu. Karşılıklı yazışıp gülüştük: Kimyayla aram yoktu, ama adamın müzik grubuna girmeyi çok istemiş, reddedilmiştim. “Siz beni kabul etmeyince ben de size gıcık olsun diye müzisyen oldum, iki de albüm yaptım” diye espri yaptım ona. Böylece arkadaş olduk. Bana müzisyen öğrencilerinin şarkılarını yolladı. Birinin çok güzel sesi vardı, baktım bir zenci. “Ahh, Afrikalılar, tabii ki güzel sesli olacaklar” yazdım ona; “Yoo, dedi, o Belçikalı”. İşte böyleydi aslında bizim okulumuz: Çinlisi, İtalyanı, Türkü o kadar birbirine karışmıştı ki, insanlar muhataplarının ten rengini görmez olmuştu.

Derken bir isim daha “arkadaş” listeme girmek istedi. O da ne? Tarih öğretmenim!

Facebook iyi hoş da, insanı şizofren yapıyor olabilir mi? Türkleri sevmediğini her sene sınıflarında bar bar bağıran insan, neden yıllar sonra Türk öğrencisiyle “arkadaş” olmak ister? Yoksa başından beri benim Türk olduğumu bilmiyor mu? Diyelim ki öyle, Facebook’ta bütün bilgilerim yazıyor, Türklüğüm de tabak gibi ortada!

Ne yapmak iyiydi? “Ignore” (yok sayma) düğmesine basıp kadını reddetmek mi iyi, büyüklük yapıp arkadaş listeme almak mı?

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

25/05/2009

Lisemin “Jurassic Park”ı, biyoloji sınıfımız

Filed under: Özel Defterim — gulusturkmen @ 21:27
Tags: , , , , , , ,

Jurassic Park...

Birinci hamilelik, ikinci hamilelik fark etmedi, yine internet sayfalarında merakla fetüs resimleri kovalıyorum! 12 haftalık bebek, 13 haftalık bebek, 14 haftalık bebek…

Anne karnında bebek resimlerini seyrederken aklıma geliyor ki, aslında ben bunlardan çok daha heyecanlı bir şey görmüştüm…

Eğitim görmüş olduğum lise, Brüksel’in en zorlu ve en elit üç devlet lisesinden biriydi. Benim gibi sanatçı ruhlu birine hiç uygun değildi ama o zamanlarda ne ben kendimi biliyordum ne de seçim yapma hakkım olmuştu. Her neyse, bu okulda her ders farklı sınıflarda işlenirdi. Saat başı pılımızı pırtımızı toplayıp başka bir mekâna geçerdik. Bu taşınma en çok üç ders için anlam taşıyordu: Jimnastik, kimya ve biyoloji. Jimnastik için jimnastik salonuna, kimya için bir laboratuara gittiğimizi belirtmeye gerek yok. Ama biyoloji sınıfını ilk kez duyanlarınız olabilir. Ben de ilk kez duymuştum. Ve o sınıfa girdiğimde yaşadığım şaşkınlık, o mekânda işlediğimiz her derste yinelendi. Benim için orası, okulumun Jurassic Park’ıydı.

Okulun en geniş mekânlarından biri olan biyoloji sınıfı, eşya kalabalığına rağmen büyük pencereler sayesinde daima aydınlıktı. Yerde, gökte seyredecek o kadar fazla malzeme vardı ki, hangisine bakacağınızı şaşırıyordunuz. Boyları epey uzamış bitkiler, küçük-büyük akvaryumlarla dönüşümlü olarak sıralanmıştı. Küçük akvaryumlarda yavru balıklar ve egzotik su canlıları vardı. Büyüklerinde ise daha şaşırtıcı şeyler… Su kaplumbağaları mesela, ama evinizde beslediğiniz üç santimliklerden değil, onların dedeleri! Sevmekten çekineceğiniz, yemek yemek için ağızlarını açtıklarında bir parmağınızı yutabilecek yaratıklar… Bir de piranalar vardı büyük akvaryumlarda. Öyle numunelik şeyler değil, yıllarca kıymalarla beslenerek büyütülmüş, her biri iki elim kadar uzun, dişlerini sergileye sergileye gezen yaratıklar! “Örtmenim, bugün kıymayı ben verebilir miyim?” diyen öğrenciye hiç rastlamadım.

Kurutulmuş kelebek ve böceklerin asılı durduğu çerçeveler ile Türk okullarında da bulunan yapay insan iskeleti, sınıfın “hafif” aksesuarlarıydı. Kurbağalar, yılanlar ve şimdi hatırlamadığım başka hayvanlar ise seyirlik canlı yaratıklardandı.
Peki, beni en çok etkileyen ne oldu dersiniz?

Bu sınıfa ilk girdiğimde, sağıma soluma açık ağızla bakarak sınıfın önlerine doğru ilerledim. Orada gözüme bir raf ilişti. Üzerinde farklı büyüklüklerde, içinde farklı renklerde sıvılar bulunan beş kavanoz vardı. İçleri doluydu. Görmek için yaklaştım. Yaklaştıkça yavaşladım. Algılamakta olduğum şekillere beynimi ve ruhumu alıştırmam gerekiyordu. Birinci kavanozun üzerinde “1 aylık fetüs” ibaresi vardı. İçinde duran beyazımsı yaratık ne bir kedi, ne de bir köpekti. Gerçek bir insan yavrusuydu. Önce onun yaşayıp yaşamadığını düşündüğümü hatırlıyorum. İster istemez onun bir ceset olduğu gerçeğine teslim oldum. İlk bakışta bu korkunç bir şeydi. Kavanozların beşinde de insan yavruları vardı. Kalbim duracak sandım. Baktığım, bakabildiğim ve görme şansına kavuşturulduğum şey tam anlamıyla… muhteşemdi!
“İki aylık bebek”. “Üç aylık bebek”. “Dört aylık bebek. Ve “Beş buçuk aylık bebek”! Onlara baktıkça başka şekilde düşünmem mümkün olmuyordu: Muhtemel düşük veya doğal ölümler sonucu kaybedilmiş bu ceninler, çöpe atılmak veya toprağa gömülmek yerine okula bağışlanmıştı. Öğrenciler için! Bakıyordum, bakmaktan kendimi alamıyordum. Her biri… birer sanat eseriydi! Demek ki insan, anne karnında iki ay kadar kısa bir sürede “insan” formu alıyor, kulak kıvrımlarından tırnaklarına kadar o küçücük bedenin üzerinde akıl almaz detaylar oluşuyordu. Bu gelişmeleri resimlerle değil, gözlerimle görmek, asla unutamayacağım bir deneyim oldu. Ceninler gerçekti, üç boyutluydu, elimle tutabileceğim mesafedelerdi. Renklerine, boyutlarına, yüz ifadelerine bakıyordum. Hepsi huzur içinde uyuyor gibiydi. Göz kapaklarını elinizle itip açsanız, gözlerini görebilecektiniz. Hiçbir modern oyuncak, hiçbir Çin sanatı bu yaratıklar kadar detaylı biçimde oluşturulamazdı. Bu sınıfta gerçek ceninler bulunmasının nedeni, işte buydu: Mucizeyi bizlere göstermek!
Bu küçücük bedenlerin tenlerindeki kıvrımlar, eklemler, erkenden oluşmuştu. Bedenlerindeki orantıların aydan aya değişimini bu şekilde seyredebilmek, kaç kişiye nasip olurdu?

Ne kaplumbağalar, ne kelebekler, ne de piranalar. Beş kavanoz, hayatımda asla silinemeyecek bir iz bıraktı. Biyolog olmadım ama hayatın mucizesi üzerinde çok düşündüm. Yenidoğanlara hep büyük ilgi duydum. İki hamileliğimde de bedenimde olup bitenleri bilmek arzusuyla üçer beşer kitap okudum, mucizeyi dolu dolu yaşadım. Kimileri bunun (ve başka pek çok şeyin) etik olup olmadığını tartışadursun, ben bunu biz öğrencilere gayet doğal bir şey olarak algılatan bir okulda, kavanozlara baka baka büyüdüm!

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.