Yazmasam olmazdı.

01/09/2009

Hakkını aramayan toplum

İşverenin çalışanlarını mağdur bırakması bir yana, çalışanın haksızlık karşısında takındığı akıldışı ve kraldan çok kralcı tutum, üzerinde düşünmeye değer bir sosyal sorun.

Trafikte, iş yerinde, hayatın her alanında yurdum insanının kendine yapılan haksızlıkları dile getirmediğini, hatta bazen fark bile etmediğini görmek beni üzüyor. Ancak bu yıl yaşadıklarım bana yeni bir şey öğretti: Hakkını arayana da çıkıntı muamelesi yapılıyor!

Bu yazımda 2009 yılı içerisinde işyerimde yaşadığım sorunlara değinerek, bir işverenin hatalarının nasıl çalışanlar tarafından desteklendiğini ve bu “kraldan çok kralcı” tutum yüzünden ne hallere düşüldüğünü anlatmak istiyorum.

İş hayatında hepimizin başından garip şeyler geçer. Kimi zaman işveren, kimi zaman da çalışan olarak haksızlığa uğrarız, ama fazla dillendirmeyiz. Konuşmamamızın anlamlı bir sebebi olabilir: Sağduyumuz bize hissettirir ki aslında ortada büyük bir mesele yoktur, yani o kadar da suiistimal edilmemişizdir veya “vardır elbet bizim de kusurlarımız”…  Ancak bazı durumlar var ki konuşmama sebebi, işte bu çirkin “kanıksamışlık” hali, ”sürüden ayrılma” korkusu…

“Burası Çankaya!” sloganıyla bana medeniyet vaadi veren Çankaya Belediyesi’nin Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde (ÇSM) iki sene önce sanatçılığımı konuşturabileceğim bir iş buldum: Tasarım ve Tanıtım Sorumluluğu.
ÇSM’ye ayak basmamla birlikte, çok iş yapan bir merkezin çok sayıda etkinlik tanıtımı bana teslim edildi. Ev-iş-hafta içi-hafta sonu demeden, yorularak, bazen istediğim olmadığı için darılarak, ama daima zevkle sevdiğim işler yaptım. Zamanla ÇSM için daha fazlasını da yapabileceğimi düşünerek, müdürümle yeni projeler üretmeye çalıştım. Sonra, medyada az da olsa yankı bulan o malum sorunlar yaşanmaya başlandı: 300 küsur kişinin maaşını veren Çankaya Belediyesi Spor A.Ş.’de yolsuzluklar yapıldığı, şirketin borç içinde yüzdüğü konuşuluyordu.

Ocak 2009’dan itibaren sebep bildirilmeksizin maaşlarımız kesildi. Mayıs 2009’da haber verilmeksizin işten çıkarıldık. Ne bir tebligat, ne bir telefon. Birkaç gün içinde bir baktık ki tekrar işe alınmışız…
Ağustos 2009’da bir kez daha işten çıkarıldık. Yine ne tebligat, ne telefon! Tüm çalışanlar bir araya gelip dava açsalar kıdemiyle, ihbarıyla davayı kazanabilirlerdi.

Peki tüm bu süreç içinde ÇSM çalışanları ne yaptı? İşte benim tarafımda olup bitenler:

Hakkımı arayacağım ya, iş arkadaşlarıma “bu işi yetkililerle konuşmak için ne bekliyoruz?” diye sordum. “İnsanlar işlerinden olmaktan korkuyor, iş bulmak çok zor, mecburen bekliyor” cevabını aldım. Borç harç içinde böyle özveriyle -insan muamelesi görmemeyi kabullenerek!- bekleyebilmeleri bana pek akıl kârı gelmedi ama, ne söyleyebilirdim ki? Aynı dönemde ben de hamile olduğumu öğrenmiştim, yeni bir iş bulmam mümkün değildi. Üç ay, dört ay, beş ay bekledik. Kimileri benim gibi masa başında sıkılıyor, kimileri halen yapılması gereken işleri başından savarcasına yapıyordu.

Mayıs başında bir temizlik sorumlusunun odamıza girip “bundan sonra yerleri de kendiniz paspaslayacaksınız haberiniz olsun” diye buyurması -huyum kurusun!- bir inisiyatif almama sebep oldu.

Hakkımı arayacağım ya, bu işi yetkiliyle konuşmaya gittim.
Ertesi sabah ofise ayak basmamla birlikte iki temizlik görevlisi ve bir sekreter benimle ağız dalaşına girdiler: “Çok mu zordu bir yer silmek?” sözüyle başlayan tartışmada duyduğum bir başka garip cümle de “ben aslen muhasebeciyim, yer paspaslamam!” idi. “İyi de bunları benimle değil, müdürle halletmelisiniz” diye sesimi duyurmaya çalıştım ama, sonradan kendilerine küfürler ettiğimi iddia etmişler…

Bir Pazar sabahı, Belediyenin Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü çalışanlarla oldukça ilginç bir toplantı yaptı: “Dokuz aydır SSK’larınız ödenmiyormuş, ocaktan beri de maaş almıyormuşsunuz. Bizim size önerimiz, toplanıp bir eylem yapmanız”…
Bir kez daha, Spor A.Ş.’nin çalışanları hazır toplanmışken oracıkta toplu dava açmak için gerekli adımları atabilirlerdi. Hem kalabalıktılar, hem de sesleri yüksek çıkacağından etkili bir savunma yapabilirlerdi. Bunun yerine bir kez daha herkes söylene söylene kendi yoluna gitti…

Haziran ayında Kültür ve Sosyal İşler Müdür yardımcısı Hakkı bey ikinci bir toplantı yapmak üzere ÇSM’ye geldi. O sırada müdürümüz istifa etmiş, ÇSM’yi amirsiz bırakmıştı. “Aman arkadaşlar” dedi Hakkı bey, “kendi başınıza bir şey yapmayın, bu devirde iş bulmak zor”. Bu yorumlar tepemi attırdı ama, bu kez susup bekledim, bakalım diğerleri ne yapacaktı! Acaba en sonunda hepimiz bir olup, sesimizi medyayla, yasayla duyurma kararı alacak mıydık? 
Ben bunları düşünedurayım, resepsiyon sorumlusunun ağzından çıkan “tasarım işlerinin de ne kadar yapıldığı tartışılır” sözünün, herhalde konuyla alakasız olduğu için, şahsıma yönelik bir şikâyet olduğunu idrak etmem bir dakikamı aldı.

Hakkımı arayacağım ya, toplantı çıkışı işlerime ilgi gösterme nezaketinde bulunan bu resepsiyonistle konuşmak istedim ama beni başından savdı.

O an anladım ki yer paspaslamayı reddettiğimden beri çalışanlar bana karşı propagandalar üretmiş, iftiralar yaratmış (küfrediyorum, çalışmıyorum…), kısaca beni “günah keçisi” ilan etmişti. Ben, onu bunu şikâyet eden, iş yapmayan (=torpilli), tuzu kuru (=onların paraya ihtiyacı var benim yok, o yüzden ben hakkımı aramaktan yanayım onlar haksızlıklara katlanmaktan) bir insandım.

Amirsiz kalmış ÇSM’de maskeler düşmüştü. Artık “kim kimin ayağını kaydırabilir” oyunu oynanıyordu ve işin komik yanı, uğruna savaşılacak ne bir maaş, ne bir iş! Ortak akılla çözüm değil sorun üretiliyordu ne yazık ki.

Ertesi gün soluğu Hakkı beyin ofisinde aldım, yapmış olduğum işleri önüne koydum ki bu iş resepsiyonistlere ve temizlik görevlilerine kalmasın.
Davamı açtığım gün işyerimden hala bir tebligat veya telefon almamıştım…

Ümit ederim ki bu olaylar arasında beni en çok üzen, belediyenin Şehir Tiyatrosu’nun kapatılması olayı aynı sessizlikle geçiştirilmez!

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

20/04/2009

Kültür Şokum (XIV): Bırakın Ankara’yı sevimsiz bilsinler

Filed under: Kültür Şokum — gulusturkmen @ 08:00
Tags: , , , , , ,

AnkaraAnkara ve İstanbul’u bilen kişiler arasında bir kamplaşma vardır. “İstanbul’cular”, Ankara’yı kara, kuru, durgun, zevksiz, beton yığını bir şehir olarak görür ve burada nasıl yaşanacağını anlayamazlar. “Ankara’cılar” ise buradan başka yerde oturmak istemezler. Buranın düzeninden, homojen yapıdan nasiplenen insanların saygı ve görgüsünden, huzurundan vazgeçemezler.  İnsanların para uğruna İstanbul trafiğinde hayatlarını harcamalarına anlam veremezler. Ben bu yazıyı, herkesin benim gibi düşünmeyeceğini ve insanları ikna etmeyeceğimi ümit ederek kaleme aldım! Ender olarak bir konuda kesin fikir sahibi olurum, Ankara’yı seviyor olmam bu ender fikirlerden biridir. Bunu anlatabilmenin keyfini çıkarmak istedim.

 

Bir Brüksel havası…

Bugüne kadar yaşadığım en güzel duygulardan biri nedir diye soracak olsalar, çocukluğumun geçtiği ve istemeden terk ettiğim Ankara’ya dönüşüm, derim. Yalnızca şehirle duygusal bir bağım olduğu için değil, Ankara’yı her seyahat edişimde karşılaştığım huzur duygusuna artık daimi olarak kavuştuğum için.

Bugünün Ankara’sı, bana 16 yıl yaşadığım Brüksel’den pek farklı gelmedi! Başta Çankaya olmak üzere pek çok özenilen semtinde yeşilin bolluğu ve sokaklardaki sükûnet, İstanbul’da yaşamış biri olarak ilk dikkatimi çeken özellikler.

 

Çiçek ağacı

cicek-agaci1Ağaçların isimlerini bilmiyorum ama, Ankara’da ilkbaharda sadece beyaz çiçekler açan bir ağaç türü var, sokak ve caddelerde bol bol görülebiliyor; Şiir gibi bir ağaç!

 

Gökyüzünü seyretmek

“Beton yığını” olarak anılan bir şehir varsa Ankara mı yoksa İstanbul mu olmalı, bir kez daha düşünmek gerek. Ankara’da son dönemde inşa edilen çirkin TOKİ binaları (zevkli yöneticiler sağ olsun) ve başka absürtlükler, genel tabloyu bozmaya yetmemiş. Şehrin her hangi bir sokağında başınızı kaldırınca ağaç dalları ve gökyüzü görüyorsunuz. Başınızı kaldırdığınız için size vuran bir yaya veya araba da olmuyor! Dahası, İstanbul’da asla cesaret edemeyeceğim şey, kaldırımda tökezlemeden başımı kaldırarak bir süre yürüyebiliyorum. Geldiğimden beri, leyla leyla etrafımı seyrederek kaldırımda yürümenin keyfini çıkartıyorum. Şimdi Ankaralılar bana diyecek ki “Olur mu? Kötü kaldırımlarımız var bizim!”. Öyle derler, çünkü o kaldırımda bir-iki bozuk pave vardır. Bilmezler ki İstanbul’da bir-iki düzgün pave var…

 

Çocuk cenneti

Çocuklu biri olarak Ankara kaldırımlarında pusetle gezebilmenin rahatlığını yaşadım ben.

Çocukluluk deyince, Ankara’da her yer park! İşin güzeli, kullanışlı, sakin, keyifli parklar bunlar. Hatırlıyorum da Mecidiyeköy’de mecbur olduğum çocuk parkları ya trafiğin en yoğun yerinde, ya da serserilerin şişe kırıkları bırakıp gittiği bölgelerdeydi.

 

Trafikte kötünün iyisi

Trafik kurallarına pek uyulmuyor, çünkü aslında pek kural konmamış! Yol şeritleri on yıl önce silinmişe benziyor, hal böyle olunca arabalar da düz gitmeyi beceremiyor! Kırmızı ışık her arabaya söz geçiremiyor, ayrıca kırmızıda sağa dönülebiliyor! Bu kuralı kim koymuş bilmiyorum ama, dönmeyen araba arkadakinden azar işitiyor!

Buna mukabil, Ankara sürücüsü İstanbul sürücüsüne kıyasla öyle sakin ve sessiz ki, birkaç gün araba kullandıktan sonra kuralsız fakat huzurlu araba sürülebilen bu şehri, daha kurallı ama saldırgan ve kavgacı şoförleri olan bir şehre tercih ettim. Zaten İstanbul’da arabam bir yılda 4 kez hasar gördüyse, Ankara’da henüz kılıma dokunan olmadı. Sonuç, kendinden konuşuyor…

 

Kar

Kar, Ankara’yı kışın güzelleştiren bir öğe. Bu şehirde bir kere kar yağınca, yol dışında her yerde (bahçelerde, ağaçlarda ve ev çatılarında) haftalarca kirlenmeden, bembeyaz durabiliyor. Herhalde geceleri buz gibi soğuyan hava, karı muhafaza ediyor.

 

Manzara

Ankara’da pek çok tepe olduğundan, işe veya alışverişe giderken karşınıza karlı dağlar ya da panoramik bir şehir manzarası alabiliyorsunuz. Klostrofobik hissetmeniz pek mümkün değil. Yani İstanbul’luların “deniz yoksa, hayat yok” fikri çürüyor. Manzara yoksa denizi neyleyeyim, öyle değil mi?

 

Merkezler şaştı

İstanbul’da yaşarken ülkedeki her şeyin İstanbul’da olup bittiğini düşünürdüm. Gazeteler, dergiler, sanki Türkiye’de bir İstanbul varmış gibi davranıyorlar. Ankara’ya geldikten sonra komik bir metamorfoz oldu: Bir de baktım ki televizyonlar bütün Türkiye’ye buradan yayın yapıyorlarmış. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet gazetesi, Köşk, Meclis, her daim meşguller.

 

Ankara, Atatürk Türkiye’sinin en iyi korunan kalesi… Bir 19 mayıs olsun, bir 30 ağustos olsun, herkes nasipleniyor. İstanbul’da bayrak asan evleri saymak daha kolayken, burada asmayanları sayabiliyorsunuz.

 

Zenginlik?

Ankara’da sokakları titreterek geçen Ferrari’ler, Maserati’ler yok. Görgüsüzlük İstanbul’a oranla az. Öte yandan, Ankara’da bulamayacağımı zannettiğim onlarca dükkan ve restoranı görmek de beni şaşırttı. Alışveriş merkezleri konusunda Ankara, hiç geride değilmiş! İyi mi kötü mü, bilemiyorum.

 

Kadılay-Kızıköy

Bir de Kızılay’ımız var ki, bir türlü Kızılay demeyi beceremedim. Kadıköy’e çok benzetiyorum çünkü. Havasıyla, insanlarıyla… Tabii yine bir fark var: Ankara’nın pek çok yerine olduğu gibi Kızılay’a da metroyla gidilebiliyor.

 

Epilog

Bana soracak olursanız, insanın yaşam kalitesini nasıl arttırdığını anlayacak olsa, tüm İstanbul Ankara’ya taşınabilir! Argo ağızlarıyla, düttürü düttürü öttürdükleri arabalarıyla, birbirlerine “günaydın”, “buyrun efendim”, “afedersiniz” demeyi çoktan unutmuş, her daim kavgaya tutuşmaya hazır insanlarıyla buraya gelecek olsalar…

Aman! Bırakın Ankara’yı sevimsiz bilsinler!

 

————————————————————–

Gülüş Türkmen’in bağımsız yazılarını sürdürebilmesi için bloguna destek vermek ister misiniz? Buraya tıklayarak Paypal’dan yazara dilediğiniz miktarda bağış yapabilirsiniz. (Paypal, internetteki en güvenilir ödeme sistemidir.)

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.