Haziran 1999. Brüksel’deyim. İstanbul’a taşınma planları yapıyorum. Kahvaltı masamda bir dergi, bir gazete. İkisi de aynı konuyu yazmış: İstanbul’un 100 yıldır beklediği deprem artık çok yakın. Şehrin altyapısı zayıf olduğundan, deprem ciddi bir felakete dönüşebilir deniyor. Anneme dönüp, “şimdi taşınmakla ölüm fermanımı mı imzalıyorum acaba” diye soruyorum. O da bana, bir deprem ihtimali yüzünden karar değiştirmemem gerektiğini, zira Brüksel’de kalırsam kafama bir saksı düşüp ölmeyeceğimi kimsenin garantileyemeyeceğini söylüyor.
Temmuz 1999. İstanbul’dayım, bir sabah Açık Radyo’yu dinliyorum. İşe bakın: Ömer Madra, uzmanlarla yine deprem konuşuyor. “Her an olabilir, olursa ciddi hasarlara yol açar”…
Ağustos 1999. Yatağım silkeleniyor. Kendime gelmemle koridora fırlamam bir oluyor. Lambayı yakıyorum ama elektrikler kesiliyor. Evin arkası bir tarafa, önü başka tarafa gidip gelmekte…
Depremi izleyen günler, haftalar, aylar, yıllar boyunca uzmanlar düzenli olarak haber veriyorlar: 35 yıl içinde İstanbul’da, Gölcük’tekinden daha şiddetli bir deprem olacak. İstanbul’da hayatımdan memnun olsam bile, tehlike hissi peşimi bırakmıyor. Çevremdekiler şoku atlatmış gibi… Ben de onlar gibi olmak istiyorum ama, gazeteler, televizyonlar unutturmuyor. Zaten bana sorarsanız, yeterince haber yapmıyorlar bile!
Felaket habercisi rolünü üstlenmekten duyduğum rahatsızlığa rağmen deprem meselesini tekrar tekrar masaya yatırmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Soruyorum insanlara, siz hiç kendiniz için bir şey yapmayı düşünüyor musunuz? Ne gibi, diyorlar. Ne bileyim, taşınmak gibi. Neden, diyorlar. Ayol korkmuyor musunuz semtinizden, altyapılarınızdan, yıkılma tehlikesinden, ölmekten, daha beteri ölememekten, sürünmekten, sakat kalmaktan, hadi hiç biri olmadı, ailenizi, sevdiklerinizi kaybetmekten… Korkmuyor musunuz depremden?
Bir cevaplar geliyor ki, akla mantığa sığdırmak mümkün değil:
“Allah korusun!”
“Yok canım daha neler!”
“Düşünme öyle şeyler!”
“Ay Gülüüüş!”
Yoksa yemek yapma yarışmaları, izdivaç programları, politika, ekonomi, sanat, spor, iş-güç, oyalayabiliyor mu sizi?
Doğru, bu görev size düşmüyor aslında. Ne var ki gerçek yetkililer de gerekeni yapamıyor. “Benim sorumluluğum değil” deyip geçebiliyor musunuz?
“Depremden korunmak için ne yaptınız” sorusuna “Allah korusun!” diye cevap verenler, nasıl desem, beni korkutuyorlar. Etrafımda benim gibi başka korkaklar görmeye ihtiyacım var. “Taşındım” diyen manyaklar, “kolonları güçlendirdim” diyen deliler. Ya da kendini deprem sırasında korumaya alabileceği bir yer hazırladığını anlatan çılgınlar. Hiç olmazsa “arada bir deprem olursa yapmam gerekenleri okuyorum, elimden başka bir şey gelmiyor” gibi kendini kaderin ellerine bırakmamaya çalışan ürkek, düşünen canlılar…
Ne kendimi, ne de bir yakınımı bir gün TV kameralarına dövünürken, “devlet nerdeydiii!” diye ağlarken görmek istemiyorum. Çünkü yıllardır uyarılıyoruz. Ve bana öyle geliyor ki araştırmak ve kıpırdanmak bir seçenek değil, bir sorumluluk.
