Yazmasam olmazdı.

02/02/2009

İstanbul’u depremden kim koruyacak?

Filed under: EleştiriYorum — gulusturkmen @ 10:48
Tags: , , , ,

 

Haziran 1999. Brüksel’deyim. İstanbul’a taşınma planları yapıyorum. Kahvaltı masamda bir dergi, bir gazete. İkisi de aynı konuyu yazmış: İstanbul’un 100 yıldır beklediği deprem artık çok yakın. Şehrin altyapısı zayıf olduğundan, deprem ciddi bir felakete dönüşebilir deniyor. Anneme dönüp, “şimdi taşınmakla ölüm fermanımı mı imzalıyorum acaba” diye soruyorum. O da bana, bir deprem ihtimali yüzünden karar değiştirmemem gerektiğini, zira Brüksel’de kalırsam kafama bir saksı düşüp ölmeyeceğimi kimsenin garantileyemeyeceğini söylüyor.

 

Temmuz 1999. İstanbul’dayım, bir sabah Açık Radyo’yu dinliyorum. İşe bakın: Ömer Madra, uzmanlarla yine deprem konuşuyor. “Her an olabilir, olursa ciddi hasarlara yol açar”…

 

Ağustos 1999. Yatağım silkeleniyor. Kendime gelmemle koridora fırlamam bir oluyor. Lambayı yakıyorum ama elektrikler kesiliyor. Evin arkası bir tarafa, önü başka tarafa gidip gelmekte…

 

Depremi izleyen günler, haftalar, aylar, yıllar boyunca uzmanlar düzenli olarak haber veriyorlar: 35 yıl içinde İstanbul’da, Gölcük’tekinden daha şiddetli bir deprem olacak. İstanbul’da hayatımdan memnun olsam bile, tehlike hissi peşimi bırakmıyor. Çevremdekiler şoku atlatmış gibi… Ben de onlar gibi olmak istiyorum ama, gazeteler, televizyonlar unutturmuyor. Zaten bana sorarsanız, yeterince haber yapmıyorlar bile!

Felaket habercisi rolünü üstlenmekten duyduğum rahatsızlığa rağmen deprem meselesini tekrar tekrar masaya yatırmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Soruyorum insanlara, siz hiç kendiniz için bir şey yapmayı düşünüyor musunuz? Ne gibi, diyorlar. Ne bileyim, taşınmak gibi. Neden, diyorlar. Ayol korkmuyor musunuz semtinizden, altyapılarınızdan, yıkılma tehlikesinden, ölmekten, daha beteri ölememekten, sürünmekten, sakat kalmaktan, hadi hiç biri olmadı, ailenizi, sevdiklerinizi kaybetmekten… Korkmuyor musunuz depremden?

Bir cevaplar geliyor ki, akla mantığa sığdırmak mümkün değil:

 

“Allah korusun!”

“Yok canım daha neler!”

“Düşünme öyle şeyler!”

“Ay Gülüüüş!”

 

Yoksa yemek yapma yarışmaları, izdivaç programları, politika, ekonomi, sanat, spor, iş-güç, oyalayabiliyor mu sizi?

Doğru, bu görev size düşmüyor aslında. Ne var ki gerçek yetkililer de gerekeni yapamıyor. “Benim sorumluluğum değil” deyip geçebiliyor musunuz?

 

“Depremden korunmak için ne yaptınız” sorusuna “Allah korusun!” diye cevap verenler, nasıl desem, beni korkutuyorlar. Etrafımda benim gibi başka korkaklar görmeye ihtiyacım var. “Taşındım” diyen manyaklar, “kolonları güçlendirdim” diyen deliler. Ya da kendini deprem sırasında korumaya alabileceği bir yer hazırladığını anlatan çılgınlar. Hiç olmazsa “arada bir deprem olursa yapmam gerekenleri okuyorum, elimden başka bir şey gelmiyor” gibi kendini kaderin ellerine bırakmamaya çalışan ürkek, düşünen canlılar…

 

Ne kendimi, ne de bir yakınımı bir gün TV kameralarına dövünürken, “devlet nerdeydiii!” diye ağlarken görmek istemiyorum. Çünkü yıllardır uyarılıyoruz. Ve bana öyle geliyor ki araştırmak ve kıpırdanmak bir seçenek değil, bir sorumluluk.

08/10/2008

Buz Erimeye Mahkûm* (olamaz mı?)

Babam, dikkat çekmeyi seven bir insandır. Mesela, topluca tartışılan konularda mantığa en aykırı, en sivri tezleri o sunar. Babamın aklına gelen düşünceler şeytanın aklına gelmez! Sivri fikirlerine tüm yakınları bir ağızdan yüksek sesle tepki verir, ama çoğu karşı-argüman getirmekten aciz kalır ve susar…

Bundan belki 15 yıl önce babam, ben, üvey annem ve kuzeni, bir araba yolculuğu yapıyorduk. Sohbet konumuz, kirlenen doğa ve yok olan türlerdi. Konu bu olunca, kurduğumuz cümleleri tahmin etmeniz zor olmasa gerek: “İşte, insanlar ellerindekilerin değerini bilmiyorlar”; “Teknoloji ilerledi ama yarattığı pislikleri temizleyecek durumda değil”; “Falanca tür de yok olma tehlikesindeymiş”; “Hep bizim yüzümüzden! Yazıklar olsun!”; “Bir şeyler yapmak gerek”… Bu cümleler dönüp dururken, babam durdu durdu, ve konuştu: “İyi de, neden bunu bir sorunmuş gibi tartışıyorsunuz ki?”

Buyurun bakalım. Bu soruyu duyabilecek her insan gibi biz de algılamakta güçlük çektik: Acaba biz doğru mu anladık, yoksa başka bir şeyi mi kastediyor?

Sorduk, “neyi sorunmuş gibi…?”

“Türlerin yok olmasını, doğanın bozulmasını”.

Hoppala. Ne dersiniz şimdi buna? Başladık saf saf anlatmaya: Biz insanlar doğanın dengesini bozuyoruz, biz insanlar atıkları dünyaya yaydığımız için sorumluyuz.

“Peki ama bunlar normal değil mi?”

“Nasıl yani, normal?”; “Ama Ateş abiii, biz bunları önleyebiliriz”…

“Önleyemiyoruz belki de!” diyor babam ve ekliyor, “Ayrıca, biz de bir hayvan türü değil miyiz?”

“Nasıl yani? Ne alaka!”

“Şöyle: Biz de bütün canlılarla aynı yeri paylaşmıyor muyuz? Biz de kendi içgüdülerimizle ve imkânlarımızla bir yaşam alanı kurma çabasındayız. Doğanın dengesi dediğiniz şeyin içinde biz yok muyuz?”

Babamın bakış açısını anlayabilmemiz için şu son sözleri sarfetmesi gerekti:

“Yani, belki de denge değişmek istiyor, yeni dengenin sağlanması için belli türler yok olacak. Ama insanlar, tükenmesi gereken nesillerin tükenmesini engellemeye çalışarak dengeyi bozuyor?”

Daha önce söylediğim gibi, hepimiz “Amaaaan, hadi sen de oradan! Bunu mu tartışacağız!” tarzı yüksek sesli yorumlar yaptık. Ve sonra ne yaptık? Sustuk.

 

Aradan yıllar geçti. 2007 yılı boyunca dinlediğim Açık Radyo’da her sabah Ömer Madra ve tayfası, dünyanın başıma yıkılmakta olduğunu istikrar, bilimsellik ve karamsarlıkla başıma kaktı, hayatı bana zindan etti. “The Ice is Meant to Melt” şarkımı kendilerine ithaf ettim, iyi niyetle mi emin değilim.

 

Bu arada, babamın yıllar önce ortaya attığı o deli saçması fikir bana ilaç gibi gelir oldu. Termik santralleri engelleyebiliyor muyuz? Hayır, ipler başkalarının elinde! Organik tarıma dönebiliyor muyuz? Hayır, memleket satılıyor,biz seyrediyoruz. Deodoranttan, şampuandan vageçebiliyor muyuz? Hayır, reklam sektörünün ve büyük firmaların ekonomik çıkarları her şeyin üstünde! Klimasız yaşayabiliyor muyuz? Hayır, klimalar çok ucuzladı çünkü! Buzulların erimesi yavaşlıyor mu? Ne münasebet. Emisyon Envanter raporu iyi mi? Hayır…

 

O zaman, şarkı söylemek lazım! 

Artık kabullenmenin zamanı mı
Gülümseyip arkamıza yaslanmanın
Hepsi bundan mı ibaret

İnanmanın zamanı mı
Kader teorisine
Eğer doğruysa “son”un
Bundan başka bir şey olmadığı

İnanırım

Ben sadece insanım diyebiliriz artık
Geç kaldık zannedersiniz ama
Bir vakti yoktu aslında
Anlayın ki, buz
Erimeye mahkum

Ve hiç kimse üzülmüyor
Geçirilen güzel zamanların ardından

Kabullenmenin zamanı mı
Arkamıza yaslanıp gülümseyelim mi
Böyle mi olmalıydı
Eğer öyle ise

İnanırım*

* Betty Ween’in “The Ice is Meant to Melt” şarkısından alıntıdır (çeviridir).

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.