Uzun zaman önceydi. Gözümü kararttım, dünyamı tersyüz ettim, sahip olduğum her şeyi -eş, dost, günlük ritüeller- arkamda bırakıp, yürüyüp gittim. Çok uzaklara, buraya, yeni bir hayat kurmaya geldim.
Zor oldu. Uzun, karanlık bir kış gibi. Ama önüm denizdi artık, içimdeki çocuk yeniden doğacaktı, bekliyordum.
O karanlık ama huzurlu gecelerden birinde bir arkadaşımla, bir “sadece arkadaşım”la arabayı durdurup müzik dinledik deniz kıyısında. Şimdi hayatımda bir o vardı. Bir de çalan o güzelim müzik.
Önümdeki görünmeyen dalgaların sesi vardı ritminde, sesinde ise kabuk bağlamaya çalışan yaram. “Ağlamaktayım” diye inliyordu İspanyolca, tercüme ediyordum beni şaşkın şaşkın süzen dostuma. İspanyolca bildiğimi bilmiyormuş. Onu hep ama hep şaşırtıyordum. Bu yüzden iyi hissediyordum onun yanında: Hiç “ben seni tanıyorum” demedi bana.
Yıllar içinde toparladım kendimi, evlenip barklandım, çocuklandım. Artık sağlam bir duvara yaslamıştım sırtımı. Bazen neşeli ezgiler bile çıkıyordu dudaklarımın arasından.
Ve bir yaz gecesi, o müziğin sahibesi geldi ülkeme.
Puslu sesi bu kez sahneden yayıldı deniz kıyısına. Yaşlı, görmüş geçirmiş, dağılmış bir kadın bekliyordum. Meğer o genç bir prensesmiş!
Uzun siyah elbisesi, kumral saçları yaz rüzgârında bir o tarafa, bir bu tarafa salınıp durdular. Son birkaç yıl içinde bir o, bir de Madeleine Peyroux o keyfi yaşatabildi, müzikte seçicilikte sınırları zorlayan bünyeme.
Birkaç hafta önce okudum, inanamadım. O gencecik prenses olabilir miydi dünyayı terk eden? Yoksa onu ilk duyduğumda düşündüğüm yaşlı, dağılmış kadın mıydı giden?
Gitmiş…

