
Birinci hamilelik, ikinci hamilelik fark etmedi, yine internet sayfalarında merakla fetüs resimleri kovalıyorum! 12 haftalık bebek, 13 haftalık bebek, 14 haftalık bebek…
Anne karnında bebek resimlerini seyrederken aklıma geliyor ki, aslında ben bunlardan çok daha heyecanlı bir şey görmüştüm…
Eğitim görmüş olduğum lise, Brüksel’in en zorlu ve en elit üç devlet lisesinden biriydi. Benim gibi sanatçı ruhlu birine hiç uygun değildi ama o zamanlarda ne ben kendimi biliyordum ne de seçim yapma hakkım olmuştu. Her neyse, bu okulda her ders farklı sınıflarda işlenirdi. Saat başı pılımızı pırtımızı toplayıp başka bir mekâna geçerdik. Bu taşınma en çok üç ders için anlam taşıyordu: Jimnastik, kimya ve biyoloji. Jimnastik için jimnastik salonuna, kimya için bir laboratuara gittiğimizi belirtmeye gerek yok. Ama biyoloji sınıfını ilk kez duyanlarınız olabilir. Ben de ilk kez duymuştum. Ve o sınıfa girdiğimde yaşadığım şaşkınlık, o mekânda işlediğimiz her derste yinelendi. Benim için orası, okulumun Jurassic Park’ıydı.
Okulun en geniş mekânlarından biri olan biyoloji sınıfı, eşya kalabalığına rağmen büyük pencereler sayesinde daima aydınlıktı. Yerde, gökte seyredecek o kadar fazla malzeme vardı ki, hangisine bakacağınızı şaşırıyordunuz. Boyları epey uzamış bitkiler, küçük-büyük akvaryumlarla dönüşümlü olarak sıralanmıştı. Küçük akvaryumlarda yavru balıklar ve egzotik su canlıları vardı. Büyüklerinde ise daha şaşırtıcı şeyler… Su kaplumbağaları mesela, ama evinizde beslediğiniz üç santimliklerden değil, onların dedeleri! Sevmekten çekineceğiniz, yemek yemek için ağızlarını açtıklarında bir parmağınızı yutabilecek yaratıklar… Bir de piranalar vardı büyük akvaryumlarda. Öyle numunelik şeyler değil, yıllarca kıymalarla beslenerek büyütülmüş, her biri iki elim kadar uzun, dişlerini sergileye sergileye gezen yaratıklar! “Örtmenim, bugün kıymayı ben verebilir miyim?” diyen öğrenciye hiç rastlamadım.
Kurutulmuş kelebek ve böceklerin asılı durduğu çerçeveler ile Türk okullarında da bulunan yapay insan iskeleti, sınıfın “hafif” aksesuarlarıydı. Kurbağalar, yılanlar ve şimdi hatırlamadığım başka hayvanlar ise seyirlik canlı yaratıklardandı.
Peki, beni en çok etkileyen ne oldu dersiniz?
Bu sınıfa ilk girdiğimde, sağıma soluma açık ağızla bakarak sınıfın önlerine doğru ilerledim. Orada gözüme bir raf ilişti. Üzerinde farklı büyüklüklerde, içinde farklı renklerde sıvılar bulunan beş kavanoz vardı. İçleri doluydu. Görmek için yaklaştım. Yaklaştıkça yavaşladım. Algılamakta olduğum şekillere beynimi ve ruhumu alıştırmam gerekiyordu. Birinci kavanozun üzerinde “1 aylık fetüs” ibaresi vardı. İçinde duran beyazımsı yaratık ne bir kedi, ne de bir köpekti. Gerçek bir insan yavrusuydu. Önce onun yaşayıp yaşamadığını düşündüğümü hatırlıyorum. İster istemez onun bir ceset olduğu gerçeğine teslim oldum. İlk bakışta bu korkunç bir şeydi. Kavanozların beşinde de insan yavruları vardı. Kalbim duracak sandım. Baktığım, bakabildiğim ve görme şansına kavuşturulduğum şey tam anlamıyla… muhteşemdi!
“İki aylık bebek”. “Üç aylık bebek”. “Dört aylık bebek. Ve “Beş buçuk aylık bebek”! Onlara baktıkça başka şekilde düşünmem mümkün olmuyordu: Muhtemel düşük veya doğal ölümler sonucu kaybedilmiş bu ceninler, çöpe atılmak veya toprağa gömülmek yerine okula bağışlanmıştı. Öğrenciler için! Bakıyordum, bakmaktan kendimi alamıyordum. Her biri… birer sanat eseriydi! Demek ki insan, anne karnında iki ay kadar kısa bir sürede “insan” formu alıyor, kulak kıvrımlarından tırnaklarına kadar o küçücük bedenin üzerinde akıl almaz detaylar oluşuyordu. Bu gelişmeleri resimlerle değil, gözlerimle görmek, asla unutamayacağım bir deneyim oldu. Ceninler gerçekti, üç boyutluydu, elimle tutabileceğim mesafedelerdi. Renklerine, boyutlarına, yüz ifadelerine bakıyordum. Hepsi huzur içinde uyuyor gibiydi. Göz kapaklarını elinizle itip açsanız, gözlerini görebilecektiniz. Hiçbir modern oyuncak, hiçbir Çin sanatı bu yaratıklar kadar detaylı biçimde oluşturulamazdı. Bu sınıfta gerçek ceninler bulunmasının nedeni, işte buydu: Mucizeyi bizlere göstermek!
Bu küçücük bedenlerin tenlerindeki kıvrımlar, eklemler, erkenden oluşmuştu. Bedenlerindeki orantıların aydan aya değişimini bu şekilde seyredebilmek, kaç kişiye nasip olurdu?
Ne kaplumbağalar, ne kelebekler, ne de piranalar. Beş kavanoz, hayatımda asla silinemeyecek bir iz bıraktı. Biyolog olmadım ama hayatın mucizesi üzerinde çok düşündüm. Yenidoğanlara hep büyük ilgi duydum. İki hamileliğimde de bedenimde olup bitenleri bilmek arzusuyla üçer beşer kitap okudum, mucizeyi dolu dolu yaşadım. Kimileri bunun (ve başka pek çok şeyin) etik olup olmadığını tartışadursun, ben bunu biz öğrencilere gayet doğal bir şey olarak algılatan bir okulda, kavanozlara baka baka büyüdüm!
Gerçekten bir çok insanın karşılaşamayağı bir şans. Ben de o kavanozların karşısında o heyecanı yaşardım, eminim!
Comment yazan: Gülgün Tekin — 26/05/2009 @ 04:00
ne çabuk sonuna geldim yazının dedim fakat o kadar da kısa değilmiş
Keşke benim derslerime girme şansın olsaydı,ebelik okuduğum için,bir hayli bebek fetüs embriyo üzerinde yoğunlaşıyoruz. Bu arada benim lisemde de biyoloji labaratuvarı vardı:D yılan,fetus,kafatası,değişik deniz canlıları, değişik türden canlılar mevcuttu.Kavanozda özel solisyonlar içerisinde duruyorlardı..BEN onları incelemeyi çok severdim.Halen de öyle..
Comment yazan: esraycr — 28/05/2009 @ 01:11
Ben de bir biyolog olarak bu tarz şeylerle karşılaştım. İlk fetus gördüğümde hafif bir dehşet, hayret, şaşkınlık ve hayranlık içinde kaldım. Herkes öğğğ diyordu bense biraz daha çok görebilmek için oyalanıyordum. Ama en çok etkilendiğim şey omurgalılar sistematiğinde bir yılanın ağzına elimi soktuğumda hissettiklerimdi. Sitematikte anahtar size seçenekler sunar dişli mi dişsiz mi gibi ve böylece cins, tür tayini yaparsınız, ben de diş yapısı için parmağımı yılanın ağzına sokmak zorunda kalmıştım, canlı olmayan bir yılanın beni sokması imkansız olsa da sanki, birden ağzı kapanacak gibi gelmişti ve ürkmüştüm. Çok güzeldir biyoloji laboratuvarları, ah geçmiş günler ah!….
Comment yazan: tuğba — 29/05/2009 @ 08:28