Çocukluk ve gençlik yıllarımı geçirdiğim Belçika’da müzik meraklısı yaşıtlarımın dinlediği uluslararası sanatçılar Türkiye’de olduğu gibi Bon Jovi’ler, Metallica’lar, Steve Vai’ler değildi. Bunların etkisi The Cure, Tears for Fears, Soft Cell, Billy Idol, U2 gibi grupların yanında hafif kalıyordu.
U2, ortaokul ve lise yıllarımda okulumun fon müziği gibiydi: “Pride” (In the name of love), doğum günü kutlamalarımızın coşkulu parçası; “Where the streets have no name”, Brüksel yaşantımızın ifadesi; “Sunday bloody Sunday”, “yıkılana kadar dans etme ayinleri”mizin baş şarkısı; “I Still Haven’t Found What I’m Looking For” okul dönüşü anlam kazanan şarkı… Liste uzar gider.
Ha, favori parçam mı? “All I want is you”. Hele ki yaylılarla uzayan finali ve şarkıyla müthiş bir uyum içindeki klipin karanlık hikâyesi…
Hayatımın bir döneminde ruhumu teslim almış bu gruba saygı ve sevgi duymak, mümkünse Bono’yu ve ekibini bir gün bu güzel duygularla öteki dünyaya yollayabilmek isterdim.
Lakin buna izin verilmiyor!
U2’yu takip ettiğimi söyleyemem ama benim açımdan yıldızı sönmeye yüz tutalı çok oldu. Bu problem değil; “With or without you” ve “One” gibi otoritelerce “dünyanın en güzel şarkısı” olduğu iddia edilen iki şarkınız varsa, yıldızınız kum tanelerine bölünse kaç yazar? Klasik pop şarkıları yazmak kaç kişiye nasip olur? Sorun bu değil, sorun, grubun müzikle yetinmeyip bazen haddini aşan yarı-cahil politik işler çevirmeye kalkması. Hatırlarsınız, bir ara Yunanistan’da Türkiye’nin aleyhine bir şeyler söyledi diye medyamız U2’yu yerden yere vurmuş, grubun Türkiye yolunu sonsuza dek kapatmıştı.
Bu şizofren medya, haftalardır nasıl U2 reklamını daha iyi yapabileceğine kafa yoruyor. Biletler tükenememiş olsa gerek!
Öte yandan, Bono gelecek, hiç trafik sorunu yokmuş gibi boğaz köprüsünü yürüyerek geçecek, çok lazımmış gibi başbakanla buluşacak, biz de alkışlayacağız. “Kusura bakmayın efendim, şehrin trafik sorunu bunu yapmanıza izin vermez” diyecek yiğit “has left the building” çünkü! İşte bunlar, beni gruba ilgi göstermekten alıkoyan sebepler.
Belçika’dayken Pink Floyd’dan Dire Straits’e, U2’dan InXS’e onlarca dev isim aynı sömestr içinde şehirden geçer, iki yıl sonra da geri gelirdi. Dolayısıyla büyük grupların konserlerine saldırma güdüsü bende yok. Yine de Türkiye’ye döndükten sonra buranın psikolojisine girmeye başladım: Ooo, Nick Cave ayağımıza geliyor, kaçmaz! Simply Red mi? Koşalım! Sting! Sting! Hemen bir bilet!
U2’ya gitmeyi isterdim, ama unutmuyorum ki yıllar Bono’yu da müziğini de çok değiştirdi.
Bir de bazılarımız çok, ama çok yalaka!
Bunlar midemi de, kulağımı da bulandırıyor…
